Çiçek tezgâhında filizlenen hayat

MELİSA VARDAL – Kimi hikâyeler büyük kırılmalarla değil, küçük karşılaşmalarla yön değiştirir. Bir dükkânın hayali, bir dost tavsiyesi, elden ele geçen bir kitap ya da yıllarca içte büyüyen ama adı konulamayan o sıkışma hissiyle… AKT Tiyatro’nun “Gülistan, Gül Bahçesi Yani” oyunu da tam olarak bu ufak ama sarsıcı karşılaşmaların peşine düşüyor. Sibel Ulutaş’ın kaleme aldığı ve başrolünü üstlendiği, yönetmen koltuğunda Evren Duyal’ın oturduğu bu tek kişilik oyun, bir sokak çiçekçisinin hikâyesinden yola çıkarak sınıf, emek, kadınlık ve varoluş üzerine çok katmanlı bir anlatı inşa ediyor.

“Bu işte patron yok”

Seyirci, oyunun başladığı andan itibaren kendisini Gülistan’ın çiçek tezgâhında buluyor. Ancak burası yalnızca tezgâh değil Gülistan’ın geçmişinin, kırgınlıklarının, sorularının ve yavaş yavaş filizlenen değişiminin başlangıç noktası. Oyun, sınıfsal meselesini bu gündelik hayatın içinden, ajitasyona kaçmadan kuruyor. Gülistan’ın daha önce çalıştığı tekstil atölyesinde maruz kaldığı emek sömürüsü, güvencesizlik, alamadığı haklar ve geçim derdi hafızasında hâlâ çok canlı. Zaten onu bu tezgâha getiren de yan tezgâhtaki arkadaşı Kiraz’ın “Bu işte patron yok!” sözü oluyor.

Oyunun asıl kırılma noktası Gülistan’ın yan dükkândaki kitapçıyla kurduğu dostlukla başlıyor. Görevinden uzaklaştırılmış eski bir öğretmen olan bu kitapçıyla yaptığı sohbetler, Gülistan’da yeni bir merak uyandırıyor. “O zaman sen benim hocam ol, bana kitap verirsin” cümlesiyle başlayan bu süreç, karakterin iç dünyasını kökten değiştirecek bir kapıyı aralıyor. Gülistan’ın elindeki kitaplar arasında “Yabancı” ve “Suç ve Ceza” var. Karakterin bir noktada kendine yönelttiği “Ben Raskolnikov mu oldum?” sorusu, edebiyatla kurduğu bağın entelektüel bir merak olmadığını, doğrudan kalbine dokunduğunu kanıtlıyor. Gülistan okudukça kendi yaşamıyla yüzleşmeye çocukluğuyla, annesiyle ve yıllardır sırtında taşıdığı duygusal kamburlarla hesaplaşmaya başlıyor. Bu içsel hesaplaşmalar, sahne tasarımındaki görselle karşılık buluyor. Özellikle anne-kız ilişkisinin anlatıldığı sahnelerdeki ışık ve gölge oyunları, anlatıyı güçlendiriyor. Çocukluk anıları ve aile içi gerilimler, gerçek ile hatırlanan arasında gidip gelen bir düşe dönüşüyor. Tek kişilik bir oyun olmasına rağmen Sibel Ulutaş beden dili, jestleri ve sahne üzerindeki dinamik geçişleriyle pek çok karakteri sahneye taşıyor. Boynundaki yazmayı kimi zaman eline bağlayarak bir başka karaktere bürünüyor, sesiyle, yüz ifadesiyle ve enerjisiyle saniyeler içinde dönüşüyor. 

Yeni bir hikâyenin başlangıcı 

Oyun, finalinde Gülistan’ın ağzından dökülen ve “Suç ve Ceza”nın son satırlarına uzanan cümleler, hikâyeyi umut dolu yeni bir başlangıca bağlıyor: “Bu ancak yeni bir eserin konusu olabilir. Bizim şimdiki hikâyemiz burada bitiyor.” Oyun burada kendi sorusunu bırakıyor geriye: İnsan gerçekten başka bir hayata geçebilir mi? “Gülistan, Gül Bahçesi Yani”, bu soruya kesin bir yanıt vermiyor. Ancak işçi bir kadının hikâyesi üzerinden değişimin bazen bir kitabın açılan ilk sayfasında başlayabileceğini gösteriyor.

Author: Yusuf Arslan