“Karabaht”, kapkara bir maden şehrinde yaşamanın tüm ağırlığını küçük bir çocuğun gözünden ekrana taşıyor. Sistemin dayattığı çaresizliği ve sonu gelmez o kazı döngüsünü iliklerinize kadar hissettiren bu kısa film, şiirsel ve derinlikli metniyle dikkat çekiyor.
TOPRAĞIN ALTINDAKİ GEÇMİŞ VE HİÇ GELMEYEN BABALAR
Karabaht; insanların varoluşunu sadece doğdukları coğrafyayla tanımladığı, nesiller boyu süren karanlık bir mirasın şehri. Belgeseldeki küçük karakter, şehrin üzerindeki bu ağır yükü ve ölümlerin nasıl sıradanlaştığını şu sarsıcı cümlelerle özetliyor:
“Önemli olan doğduğun yerdir. Ben burada doğdum. Babam burada doğdum. Babamın babası da. Bizden önce kim geldiyse hepsi bu toprağın altındadır. Karabaht’ta sabahlar hep aynı sesle başlar. Uzun bir düdük, sonra ayak sesleri. Erkekler sabahları erkenden çukura iner. Akşamları geri gelirler. Bazıları geç gelir. Bazıları hiç gelmez. Hiç gelmeyenlerin adları kısa süre konuşulur. Sonra kimse o isimleri tekrar söylemez. Ama evleri uzun süre sessiz kalır.”
YIKANMAKLA ÇIKMAYAN SİYAH ELLER VE UMUDUN ERTELENİŞİ
Babasının çaresizliğini ve kömür karası kaderin nesilden nesle nasıl aktarıldığını fark eden çocuk, o acı gerçekle mutfak masasında yüzleşiyor:
“Akşamları masada oturduğumuzda babam konuşmaz. Sadece ellerine bakar. Elleri hep siyahtır. Ne kadar yıkasa da siyahtır. Bir gün sordum. Baba ışığa ulaşacak mıyız? Babam bana baktı. Belki torunum ulaşır. Sonra hiçbir şey söylemedim. O geceden sonra torunlarımın benden daha şanslı olacağını düşündüm. Sonra onların da aynı şeyi söyleyeceğini düşündüm. Sonra düşünmeyi bıraktım. Çünkü Karabaht’ta çok düşünen çocuklar hastalanır.”

‘KARABAHT’TA ÖLMEK ZORUNDA DEĞİLİM’
Kaderini kendi gözleriyle görmek için şehrin en ucundaki o derin çukurun yanına giden çocuk, zifiri karanlığın içindeki dumanların aralanmasıyla hayatının en büyük keşfini yapıyor. Maviyi keşfeden çocuk, kendi sessiz devrimini şu sözlerle ilan ediyor:
“Kafamı o şeyin geldiği yöne yukarı kaldırdım. Duman bir an için kenara çekildi ve arkasında bir şey vardı. Çok küçük bir parça. Karabaht’ta hiç görmediğim bir renk. Sonra anladım. Kitapta okuduğum oydu. Mavi demek gerçekmiş. Demek dünya karanlıktan ibaret değilmiş… O gece yatağımda düşündüm. O çukurun sonunda ne var? Ya kurtuluş o çukurda değilse, ya bu karanlık bir yalandan ibaretse… Ben Karabaht’ta doğdum. Bunu değiştiremem. Ama Karabaht’ta ölmek zorunda değilim. Yarın sabah düdük çaldığında sıraya girmeyeceğim. Mavinin peşinden gideceğim.”