Doç. Dr. Efe Sıvış – Cannes’da bu yıl ödül törenine, Hollywood güzellemeleri değil Avrupa’nın kendi problemleri damga vurdu. Bu aslında Cannes’ın Amerikan yıldız sistemine attığı bilinçli bir çelmeydi. Adam Driver’lı, Scarlett Johansson’lı James Gray filmi de, Rami Malek’li Ira Sachs filmi de ödülsüz döndü. Bunun yerine savaş, göç, devlet baskısı, muhafazakâr-seküler çatışması ve Avrupa’nın kendi iç sorunlarını anlatan filmler ödüllendirildi.
Altın Palmiye’yi Rumen yönetmen Cristian Mungiu’nun “Fjord” filmi aldı. Norveç’e taşınan Rumen bir ailenin çocuk istismarı soruşturmasıyla parçalanmasını anlatan filmde aslında muhafazakâr Doğu Avrupa aile yapısıyla seküler İskandinav sistemi arasındaki gerilim işleniyordu. Şubat’ta Berlinale’de Altın Ayı kazanan “Sarı Mektuplar” filmi de Türkiye’deki muhafazakâr-seküler çatışmasına bakmıştı; bu paralellik dikkatimi çekti. Mungiu ödül sonrası, filmin meselesinin göçmenler değil toplumların birbirini tehdit gibi görmeye başlaması olduğunu söyledi.
‘Katliamı durdurun’ çağrısı
Mevcut siyasi konjonktürde ödülün Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in “Minotauruna” gitmesi daha uygun düşerdi. Putin Rusya’sında yozlaşma, ihanet ve şiddeti anlatan karanlık siyasi hiciv, Grand Prix ile yetindi. Zvyagintsev kapanışta doğrudan Kremlin’e seslenerek “Bu katliamı durdurun” dedi; gecenin en politik anı buydu.
Yönetmen ödülü ikiye bölündü. Polonyalı Pawel Pawlikowski’nin “Fatherland” filmi, Nobel ödüllü Alman yazar Thomas Mann’ın savaş sonrası Almanya’ya dönüşünü anlatıyordu. İspanyol ikili Javier Calvo ve Javier Ambrossi’nin “Kara Top”u ise Franco döneminde üç kuşaklık queer aşk hikâyesine odaklandı.
En iyi senaryo ödülünü alan Emmanuel Marre’nin “Zamanın Adamı” filmi, Nazi işgalindeki Fransa’da yeni düzene uyum sağlamaya çalışan pragmatist bir memurun hikâyesini anlattı. Hitler varken Hitler’den çok Führerci oldu; Naziler düşerken gemiyi ilk terk edenlerden biri de oydu. Cannes’da bu yıl dikkatimi çeken şeylerden biri buydu: Fransızlar Hitler işgalinin travmasını hâlâ atlatamamış.
84 yaşındaki Barbra Streisand’a Onur Altın Palmiyesi verildi. Dizindeki sağlık problemi nedeniyle törene gelemedi ama Barbra’yı “görmek” yalnızca onu fiziksel olarak görmek değildi. “No More Tears” parçası festivalin hem açılışında hem kapanışında hoparlörlerden üzerimize yağarken, Croisette boyunca onun hayaleti zaten dolaşıyordu.

Cannes boyunca Croisette’te sinema konuşuldu ama festivalin ödülleri aslında Avrupa’nın kendi içine dönüp baktığını gösterdi. Hollywood yıldızları geldi, kırmızı halıda yürüdü ve geri döndü; ödüller ise Rusya savaşına, Norveç’teki göç krizine, Franco İspanyası’na, Vichy Fransası’na ve Avrupa’nın kendi iç gerilimlerine gitti. Riviera’da dekor birkaç gün sonra Monaco Grand Prix ile değişecek olabilir, ama Cannes bu yıl hangi hikâyelerin önemli olduğunu çok net biçimde ilan etti.
Grand Prix’nin ayak sesleri
Cannes Film Festivali kapanırken, Monaco Grand Prix’sinin ayak sesleri Riviera boyunca duyulmaya başladı. Zaten burada teamül biraz böyledir: önce Monte-Carlo Country Club’ın denize bakan kortlarında Rolex Monte-Carlo Masters oynanır, ardından Cannes Film Festivali gelir, hemen sonra Monaco Grand Prix oyunu devralır. Temmuz ve ağustosta ise sahne Saint-Tropez’ye geçer; beach club’lar, yatlar, gece davetleri ve Akdeniz’in bitmeyen yaz sezonu Riviera’nın ritmini başka bir tona taşır. Ben de kapanıştan hemen önce Yacht Club de Monaco’daydım. Terasta yemek yerken insan şunu hissediyor: Monaco aslında küçük bir devlet değil, denizin üzerine kurulmuş bir yaşam tarzı fikri. Kulübün 2014’te açılan bugünkü binasını İngiliz mimar Norman Foster tasarladı; Foster kulübün üyelerinden biri. Yapı eski bir transatlantik gemisi gibi limana uzanıyor.