Abdullah Dörtlemez*
Bazı dönemlerde hukuk yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da tartılmaya başlanır. Böyle zamanlarda tartışılan şey yalnızca belirli davalar ya da siyasal aktörler değildir. Asıl mesele, hukuk düzeninin toplumsal güven üretme kapasitesidir. Çünkü devletler yalnızca güçle değil; hukuka duyulan ortak inançla ayakta kalırlar.
Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar giderek bu noktada düğümlenmektedir. Birbiri ardına gelen siyasal nitelikli davalar, diploma iptali süreçleri, “butlan” kararları, oluşmuş hukuki durumların geriye dönük biçimde tartışmaya açılması, Yüksek Seçim Kurulu mazbataları etrafındaki hukuksal gerilimler ve yargının siyasal alan üzerindeki etkisine ilişkin kaygılar, hukuk ile meşruiyet arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu hale getirmiştir.
Çünkü hukuk devleti yalnızca karar veren bir düzenek değildir; aynı zamanda öngörülebilirlik üreten bir güven sistemidir. Yurttaş, bugün hukuken geçerli kabul edilen bir işlemin yarın bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayılmayacağına inanmak ister. Modern hukuk düzenlerinin temelinde de bu güven duygusu vardır. Hukuki güvenlik yalnızca teknik bir ilke değil; demokratik yaşamın görünmeyen omurgasıdır.
Ancak hukukun aşınması çoğu zaman tek bir yasa ihlaliyle başlamaz. Daha derin ve daha tehlikeli olan süreç, hukuk düzeninin eşitlik duygusunu, öngörülebilirliğini ve kamusal güven üretme kapasitesini yavaş yavaş kaybetmesidir. Yurttaşların benzer olaylarda farklı sonuçlar beklemeye başlaması, mahkeme kararlarının toplumsal vicdanda tarafsızlık duygusu üretmemesi, kurumsal sürekliliğin geriye dönük biçimde tartışmalı hale gelmesi ve hukukun siyasal mücadelelerin aracı olarak algılanması, aşınmanın en belirgin işaretleridir.
Nitekim Max Weber’in dikkat çektiği üzere modern devlet yalnızca güç kullanımıyla değil, meşru kabul edilen otoriteyle ayakta kalır. Hukuk düzenine duyulan güven zayıfladığında devletin yalnızca karar verme kapasitesi değil, meşruiyet zemini de aşınmaya başlar. Çünkü hukuk yalnızca normlarla değil; toplumun o normların adil uygulanacağına ilişkin ortak inancıyla yaşar.
Bu nedenle adalet meselesi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal ve ruhsaldır. İnsanlar çoğu zaman yalnızca kararın sonucuna değil, kararın hangi süreçle alındığına da bakarlar. Tarafsızlık, eşitlik ve usule ilişkin güven zedelendiğinde, hukuki kararların toplumsal meşruiyeti de tartışmalı hale gelir. Çünkü adalet yalnızca doğru olmakla değil, doğru görünmekle de ilgilidir.
En yalın anlatımla meşruiyet; hukukilik ile toplumsal rıza arasındaki dengede durur. Kanunlara uygun olarak kurulmuş bir yönetim dahi, adalet duygusunu zedelediğinde ve kamusal güveni aşındırdığında ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalabilir. John Locke’un işaret ettiği gibi, yönetimlerin temel varlık nedeni toplumun hak ve özgürlüklerini korumaktır. Bu bağın zayıfladığı yerde siyasal iktidarın meşruiyeti de tartışılmaya başlanır.
Geçmişte Prometheus’un zincirlerini anlatan mitler, bugün bize başka bir gerçeği de hatırlatıyor: Toplumlar yalnızca baskıyla değil, adalet duygusunun aşınmasıyla da yorulur. Eğer Prometheus’un ateşi insanın özgürleşme iradesini simgeliyorsa, Heracles’in oku da hukuku yeniden ölçü haline getirme cesaretini temsil eder. Çünkü tarihin bazı dönemlerinde toplumlar yalnızca verilen kararları değil, o kararların hangi düzen içinde üretildiğini de sorgulamaya başlar.
Bu nedenle siyaset düşüncesi tarihinde “direnme hakkı”, yalnızca duygusal bir başkaldırı çağrısı olarak değil; hukuk ile meşruiyet arasındaki bağın kopması halinde ortaya çıkan anayasal bir tartışma olarak değerlendirilmiştir. Ancak tarih boyunca direnme hakkına ilişkin tartışmalar yalnızca iktidarın sınırlarıyla değil, toplumun bu hakkı hangi yöntemlerle kullanacağıyla da bağlantılı olmuştur.
Tamamen kendiliğinden gelişen toplumsal patlamalar kısa sürede yönsüzleşebilirken, yalnızca dar örgütsel yapılara dayanan hareketler de toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanmıştır. Bu nedenle demokratik toplumlarda meşru direnme, çoğu zaman ortak bir adalet duygusu ile örgütlü anayasal bilinç arasındaki dengede anlam kazanmıştır. Buradaki temel ölçü ise şudur: Demokratik toplumlarda direnme hakkının amacı hukuk düzenini bütünüyle yıkmak değil; aşınan hukuk devletini yeniden demokratik anayasal sınırlar içine çekebilmektir.
Ancak demokratik toplumlarda direnme hakkının meşru zemini şiddette değil; anayasal ve barışçıl toplumsal iradede aranmalıdır. Seçim hakkının korunması, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, bağımsız yargı talebi, hukuk mücadelesi, barışçıl gösteriler ve kamusal denetim mekanizmaları modern demokrasilerde bu hakkın başlıca kullanım alanlarıdır. Çünkü demokratik direnç, düzeni bütünüyle yıkmayı değil; hukuk devletini yeniden hukuk devleti haline getirebilmeyi amaçlar. Direnme hakkının meşruiyeti de büyük ölçüde kullandığı yöntemin demokratik niteliğiyle bağlantılıdır.
Özgür ÖZEL’in son dönemde sürdürdüğü meydan siyaseti, erken seçim çağrıları ve kitlesel siyasal itiraz dili, şiddet dışı ve anayasal sınırlar içinde kaldığı ölçüde, demokratik toplumlarda direnme hakkının meşru görünüm biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Burada belirleyici olan şey, itirazın kendisinden çok, yöntemin demokratik meşruiyetidir.
Ne var ki hukuk krizlerinin en tehlikeli yanı yalnızca verilen kararlar değildir. Daha yıkıcı olan, bazı siyasal ve toplumsal çevrelerin bu krizleri demokratik rekabet yerine yargısal üstünlük fırsatı olarak görmeye başlamasıdır. Hukukun rakibi tasfiye etmenin aracı haline gelmesi kadar, bundan siyasal ikbal beklentisi üretilmesi de toplumsal meşruiyeti aşındırır. Çünkü hukuk, bir kesimin alkışladığı anda diğer kesimin korktuğu bir güce dönüşüyorsa, artık ortak güven üretme kapasitesini kaybetmeye başlamış demektir.
“Ne var ki hukuk krizlerinin en tehlikeli yanı yalnızca verilen kararlar değildir. Daha yıkıcı olan, bazı siyasal ve toplumsal çevrelerin bu krizleri demokratik rekabet yerine yargısal üstünlük fırsatı olarak görmeye başlamasıdır. Hukukun rakibi tasfiye etmenin aracı haline gelmesi kadar, bundan siyasal ikbal beklentisi üretilmesi de toplumsal meşruiyeti aşındırır…”
Oysa hukuk devleti yalnızca kendi düşüncesi için adalet isteyenlerin değil; düşüncesine katılmadığı insanların hakkını da savunabilen yurttaşların omuzlarında yükselebilir. Demokratik olgunluk da tam burada başlar.
Gerçekten de toplumlar için en sağlıklı yol, krizlerin demokratik hukuk düzeni içinde çözülebilmesidir. Çünkü tarih göstermiştir ki hukuk krizleri yalnızca yeni mahkeme kararlarıyla değil; toplumun geniş kesimlerinin üzerinde uzlaşabileceği ortak bir güven zeminiyle aşılabilir. Bu nedenle çözüm, hukuku siyasal çatışmanın aracı haline getirmekte değil; yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığını, hukuki güvenliği ve demokratik meşruiyeti yeniden güçlendirecek biçimde anayasal hukuk devleti ilkelerine geri dönmekte aranmalıdır. Gerçek çıkış yolu, yeni bir kurucu gerilim üretmekte değil; aşınan hukuk düzenini yeniden demokratik anayasal sınırlar içine çekebilmektir.
Montesquieu’nün işaret ettiği gibi, güçler arasındaki denge kaybolduğunda hukuk, özgürlüğü koruyan bir ölçü olmaktan çıkarak siyasal gerilimin parçası haline gelebilir. Bu noktada Themis figürü yeniden anlam kazanır. Themis’in gözlerinin bağlı olması yalnızca tarafsızlığı değil, hukukun kişilere göre değişmeyeceğine ilişkin ortak inancı simgeler. Terazinin bir kefesinde hukukilik, diğer kefesinde ise toplumsal güven vardır. Ölçü kaybolduğunda hukuk önce güvenini, ardından meşruiyetini aşındırmaya başlar.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz asıl sorun da budur. Çünkü demokratik rejimler yalnızca seçimlerle değil; seçimlerin anlamlı olduğuna ilişkin ortak inançla yaşar. Yalnızca mahkemelerle değil; o mahkemelerin adalet duygusunu temsil ettiğine dair toplumsal kanaatle ayakta kalır.
Hukuk güven üretmediği anda karar verebilir; fakat adalet kuramaz. Çünkü adalet, yalnızca kazananların alkışladığı değil; kaybedenlerin de sığınabildiği anda gerçekten adalet olur. Ve toplum aynaya baktığında kendisini değil, yalnızca kararların gölgesini görmeye başladığında, tartışılan şey artık tek tek davalar değil; hukuk düzeninin toplumla kurduğu ilişkinin kendisi olur.
*Tarihçi-Hukukçu / Em. Danıştay Üyesi
( ALINTI )
