ÜMRAN AVCI – Çocukluğumuzda oynadığımız bir parmak oyununda geçerdi; “Bu tutmuş, bu pişirmiş, bu yemiş…” Yazar ve senarist Zehra Çelenk’in “Gece Unutkandır” kitabı bana o oyunu hatırlattı. Şöyle ki; 17 yaşındaki Serin Aksoy bir yaz akşamı aniden kaybolur. Annesi kayıp ilanı verir ve aramalar başlar. Roman, birden fazla dil bilen, piyano çalan, at binen, iyi bir edebiyat okuru olan Serin’in cansız bedeninin bulunuşundan sonraki 10 günü anlatıyor.
Zaman sıçramalarıyla Serin’in, annesi Hale’nin, ölümün izini kokulardan süren ve bir yandan da kendi yasıyla baş etmeye çalışan Komiser Vedat’ın hikâyelerini öğreniyoruz. Roman, başkomiserin, “Hep 17 yaşında kalacaksın. Buna kimin neden olacağını bulacağım” sözleriyle başlıyor. Buluyor da… Ancak soruşturma ilerledikçe ortaya yalnızca bir suç hikâyesi değil, birçok insanın birbirine değen kararlarından oluşan daha karmaşık bir tablo çıkıyor. Görmezden gelmelerle, örtbas kültürü nedeniyle istemeden de olsa gencecik bir kızın ölüme giden yolculuğunu anlatıyor Zehra Çelenk… İşlenen cinayetin etrafında bir katilin profilini resmederken anneliğin, kadın olmanın, sınıfsal çatışmaların ve önyargıların izini sürüyor. Okuru kendi günahlarıyla yüzleştiriyor.
■ 17 yaşındaki Serin Aksoy’un ölümü kolektif bir cinayet aslında… Kadın cinayetlerinin, hatırlayış ve unutuşlarımızın izdüşümü gibi…
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Googleüzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin
Bu romanı yazarken aklımda şu vardı: Birçok cinayet aslında işlendiği gün başlamıyor. Daha önce başlıyor: Görmezden gelinenlerde, sessizliklerde, ‘bir şey olmaz’larda, normalleşen davranışlarda… Toplumda, özellikle kadınlar açısından, korku bazen bir denetim mekanizması gibi işleyebiliyor. Bize tehlikenin çok uzak ve yabancı olduğu öğretiliyor ama gerçek tehlike bazen çok daha yakında olabiliyor. ‘Kolektif’ dediniz; evet, fail var ama aynı zamanda suçu mümkün kılan bir zemin de var. Toplumca çok hızlı unuttuğumuzu söylüyoruz ama aslında daha tuhaf bir şey yapıyoruz. Önce öfkeleniyoruz, sonra olaylar dedikoduya dönüşüyor, sonra hikâyeleştiriliyor ve sonunda silikleşip yerini başka bir vakaya bırakıyor. Bu kadar çok şiddetin olduğu bir yerde merhamet ve tepki yorgunluğu da devreye giriyor.
■ Serin’in ölümünde örtbas kültürünü mutlaka konuşmalıyız. Ki, romanın başat meselelerinden biri de bu öyle değil mi?
Evet, kesinlikle. Kadınlara yönelik şiddet ya da kayıp vakalarında, belli bir gücü ve korunma alanı olan erkeklerin etrafında nasıl bir sessizlik kurulabildiğini tekrar tekrar görüyoruz. Ama örtbas yalnızca bu şekilde işlemiyor. Görmemeyi seçmekle, sessizliklerle, koruma refleksiyle de işleyebiliyor. Çok sevdiği birini korumak, kendi kurduğu hayatı kaybetmemek gibi mekanizmalar da devreye girebiliyor. Romanda bu gündelik ve görünmez tarafları da göstermek istedim. Çünkü şiddet yapılanlar kadar, yapılmayan şeylerden de doğuyor.
Olağan şüpheliler: Bizden olmayanlar
■ Serin’in cesedi bulunduktan kısa bir süre sonra ilk hedef, bir inşaat işçisi oluyor. Bu konu üzerinden toplumsal önyargıları ve sosyal medyadaki linç kültürünü konuşalım isterim.
Linç kültürü çok hızlı kanaat üretimiyle ilgili. Yetersiz veriyle ve önyargılarla çok hızlı sonuçlara varılabiliyor. Kadın ve çocuk cinayetlerinde bunun zararlarını defalarca gördük. Bir de suçluya dair zihnimizde hazır yüzler var; olağan şüphelilerimiz var. İnsanlar çoğu zaman ‘bizden olmayan’ diye etiketledikleri birini daha hızlı suçlu ilan etmeye yatkın olabiliyor. Güçlü ilişkileri olan insanlarsa aynı hızla suçla yan yana getirilmiyor. Romanda sınıfın ve aidiyetin bazen masumiyet algımızı nasıl etkilediğini de göstermek istedim.

‘Anne olmakla anneliğe hazır olmak aynı şey değil’
■ Serin’in annesi üzerinden erken ebeveynlik meselesine de parantez açalım mı?
Burada aslında ilgimi çeken şey, annelikle suçluluk duygusunun neredeyse otomatik biçimde yan yana getirilmesiydi. Erken ebeveynlik de bunun en görünür olduğu alanlardan. Anne olmakla anneliğe hazır olmak aynı şey değil çünkü. İnsanlar bazen çocuklarıyla aynı anda büyümek zorunda kalabiliyor. Bir yandan kendi hayatını kurmaya çalışırken bir yandan başka bir hayatın sorumluluğunu taşımak… Bunun içinde sevgi kadar suçluluk, özgürlük arzusu ve karmaşık duygular da var. Kadınlara sadece annelik değil, anneliğin nasıl yaşanması gerektiğine dair de güçlü roller yükleniyor.
■ Cinayet masası amiri Başkomiser Vedat, kokular üzerinden ilerlemede mahir. Koku ve hafıza üzerine neler söylersiniz?
Koku ve hafıza hep çok ilgimi çeken bir mesele oldu. Bu romanda da koku hafızasını bir ‘dedektif numarası’ gibi değil, karakterin yarasıyla ilişkili bir şey olarak kurdum. Çünkü koku çok istemsiz bir şey. Bir görüntüye bakmamayı seçebilirsiniz, bir cümleyi unutmaya çalışabilirsiniz ama bir koku sizi çok hazırlıksız bir yerden yakalayabiliyor. Vedat için kokuların izini sürmek bir yetenekten ibaret değil. Onun dünyayı okuma ve yasını taşıma biçimi bu. Bu aynı zamanda hafıza üzerine bir roman. Koku da insanlar, mekânlar, duygular ve hafıza arasında görünmez köprüler kurabiliyor.
