‘Baskılar, soruşturmalar oldu ama asla eğilmedi’

Türk basınının en değerli yazarlarından, usta gazeteci Bekir Coşkun’un aramızdan ayrılışının üzerinden 6 yıl geçti. Yazdıkları hâlâ okunmaya, paylaşılmaya devam ediyor. Bekir Coşkun’un eşi Andree Hanım ile Ayvalık’taki evlerinde buluştuk. “Bekir, en mutlu, en huzurlu günlerini SÖZCÜ’de yaşadı. Yazılarına hiç müdahale edilmedi” dedi. Hepimizin çok değer verdiği Bekir abiyi ondan dinledik.

‘RUHUMA DOKUNAN ENERJİ…’

Bekir abide sizi etkileyen neydi?

Bazı insanlar vardır, ilk cümlede sesinin tonu, gözündeki sıcaklık, gülüşünün içtenliği kalbine işler. İşte Bekir böyle idi. O anda ruhuma dokunan bir enerji oluştu. O da öyle hissetti, çünkü çok aşık olduk birbirimize. Kendimi unutturacak kadar huzurlu hissettirdi. Kalbiyle konuşmayı bilen bir insandı.

Onu nasıl tanımlarsınız?

Romantik ve duygu dolu bir insandı. Sevdiği kişiyi değerli ve özel hissettirirdi. Özel anlar yaratmayı severdi. Bazen beklenmedik bir bakış, bazen bir mesaj… Evin duvarlarına “SÇS” (Seni çok seviyorum) diye yazardı.

Mizahi yönü nasıldı?

En sıradan anda bile komik bir detay yakalar, gergin bir ortam varsa esprileriyle insanları rahat hissettirirdi. Gülümsemeyi, huzuru bulaştıran biriydi.

Bekir abi en çok neye gülerdi?

Aslında onu güldürmek kolaydı. Anlattığınız her şeyden mizah çıkarırdı. Hatta onun bilmediği bir şeye ben gülerken sebebini bilmeden bir bakarım o da gülmeye başlamış. Hem de çok içten gülerdi. Bu hallerini çok seviyordum ve eğleniyordum.

‘BU BİR DİRENME SAVAŞIYDI’

Birlikte yaşadığınız en zor dönemler hangileriydi?

Özellikle gazetecilik kariyerinde siyasi baskılar, soruşturmalar ve çalıştığı kurumlardaki ayrılıklar oldu. Ama yazılarından hiç ödün vermedi, hiç eğilmedi. Baskı arttıkça mesleğine daha sıkı sarıldı. Şunun bilincindeydi; bu tür baskılar sadece bireyi değil, toplumdaki bilgi akışını da etkiler, toplumun haber alma özgürlüğü daralmasın diye kendinden çok şey verdi. Bu bir direnme savaşıydı onun için. En zoru sağlık sorunları oldu. 2017’den itibaren kanserle mücadele ederken yazılarına ara vermek zorunda kaldı. Hatırladıkça içim çok acıyor.

Andree Coşkun, Gökmen Ulu’nun sorularını yanıtladı.

Okurları, onun yazılarında hep kendini gördü

Yazı yazarken nasıl bir ruh haline girerdi?

Sakin bir yalnızlık içinde, özellikle gece yazmayı severdi. Sanırım iç dünyasını daha çok duyduğu zamanlar olduğu için. Duygularını saklayamazdı, bu hali yazılarına yansırdı. Yazılarının ilk okuru hep ben olurdum. Bence insanlar onun yazılarında ele aldığı konuya, onun açtığı başka bir pencereden bakıp, kendilerini görüyordu. Dostluk, adalet, özgürlük, doğa sevgisi, çevre bilinci gibi evrensel konuları ele alırdı. Sade, kısa, akıcı ve mizahi bir üslupla, en ağır, zorlu konuları, karmaşık düşünceleri bile anlaşılır hale getirirdi. Bekir düşüncelerini, duygularını dürüstçe ve içtenlikle paylaşan, duyarlı, empati gücü çok yüksek bir insandı. Tabii ki kişilik özellikleri doğrudan yazılarına yansıyor; bu da okuyucunun duygularına dokunuyor, sevgi ve sadakat kendiliğinden oluşuyordu.

Toplumun bilmediği bir yönünü paylaşır mısınız?

Çok kıskançtı. Ama doğal karşılardım. Sonuçta akrep burcu. Kendimden pay çıkartırdım çünkü ben de akrep burcuyum.

Bekir abi Postal ile…

‘ONLAR EVİMİZİN BİREYİYDİ’

Bekir Coşkun’un, köpeği Pako’ya yazdığı mektuplar büyük ilgi gördü. Köpekleri Postal, Bekir Coşkun ile aynı dönemde kansere yakalandı. Bir ayağı kesildi. Andree Coşkun, “Beslediğimiz köpekleri her zaman evimizin bir bireyi olarak kabul ederdi. Onlar bizim çocuklarımızdı” dedi.

Bekir gitti ben onda kaldım

Onsuz hayat nasıl?

Bekir hastalığını öğrendiği zaman ilk tepkisi şöyle oldu: “Andree, ölmekten asla korkmuyorum, seni kaybetmek beni korkutuyor.” Ama ben onu kaybettim. Onsuz kaldım!.. Yokluğuyla soğuk bir dünya, içimde hiç sönmeyecek bir ateş bırakıp gitti Bekir’im. Yakın arkadaşlarım bir psikologdan destek almamı önerdi. Uzun bir yas dönemi yaşadım. Bekir’in kardeşleri, yeğenleri beni hiç yalnız bırakmadılar. Yanımda her zaman bir ‘Coşkun’ oldu. Ben onlar için Bekir’in emanetiyim.

Bekir Coşkun ve Fransız asıllı İstanbul doğumlu Andree Hanım 40 yıl evli kaldı. 

‘URFALI OLDUM’

Ama onsuzluğa bir türlü alışamıyorum, her yer onu hatırlatıyor. Özellikle memleketi Urfa… Oraya gidince dönmek istemiyorum. İnanır mısınız, kendimi Urfalı hissetmeye başladım. Ayrıca meslektaşları, arkadaşları, benim arkadaşlarım hep yanımda oldu. Yedinci yılına giriyoruz, hepiniz beni arıyorsunuz. Bekir gitti, ben onda kaldım ve sanırım hiçbir zaman çıkamayacağım. Keşke şimdi bu röportajı onunla yapıyor olsaydınız, ben de başımı onun omzuna koyabilseydim.

(FOTOĞRAFLAR: ZEKERİYA ALBAYRAK)

Bekir Coşkun’un 30 Eylül 2020 tarihli köşe yazısı

Yazı bilmem

Yazarım yazı bilmem…

Bu yaz böyle geçti…

Gelecek yazı bilmem…

Korona belasının ilk günleriydi…

Henüz kimse işin ciddiyetini anlayamamıştı… Sevgili doktorumuz Prof. Dr. Mehmet Oral, Andree’yi arayarak “Kemoterapilerden dolayı Bekir Bey’in bağışıklık direnci yok, birinci sınıf hedef… Onu yukarıdaki odalardan birisine çıkartabiliyorsanız çıkartın. (Benim Postal’ı bırakıp yukarı çıkmayacağımı biliyor) Çok hijyen bir ortamda olması lazım… Kimse henüz felaketin farkında değil…” demişti…

Birkaç gün sonra korona patladı…

Tabutlar, kireç kuyuları, tam bir dehşetti…

Yaklaşmak, sarılmak, el sıkmak, kucaklaşmak yasaktı…

Maskeler, kolonyalar çıkmıştı ortaya… Türkiye 5 senede tükettiği kolonyayı bir ayda bitirdi… Kimse kimsenin elini sıkmıyor, zibidileri saymıyorum, durakta, otobüste, metrolarda insanlar kurallara uyuyorlardı…

O sabah Andree ile karşılaştığımızda üç metre uzakta durdu, kollarını bir bebeğe sarılıyormuş gibi yapıp, iki yana salınmaya başladı…

Sarılmamız böyleydi artık…

O an bir bebek olup uçtum sevgilimin kucağına…

Bebektim… Uzun hayat vardı önümde, büyüyecek, okuyacak, başaracak, gazeteci olacaktım… Mahkeme koridorlarında rahmetli babamın adı “Mehmet Zeki Oğlu…” diye hep geçecekti… Korkacaktım, ama peltek dilimi tutamayacaktım…

Burası en güvenilir yerdi işte; sevgilimin kucağında bebek…

O gün bir bebek gibi ağladım…

Bir yaz bitti…

Çoğumuz evlere kapalı geçirdik yazı… Ne plajlar eskisi gibiydi, ne parklar… Polis, zabıta korkusundan “acaba maskem duruyor mu” diye burnumuzu yoklayıp durduk…

Virüsün korkusu yaşamın üzerine bir kara bulut gibi çökmüştü bir kez…

Hayallerin çoğu kursaklarda kaldı…

Hüzünle bir yazın arkasından bakıyoruz…

Üzülmeyin…

Yaşama saygımız, hasretlerimiz, özlemlerimiz, sevgilerimiz, hayallerimiz, düne göre çok daha fazla…

Bu yaz böyle geçti… Gelecek yazı bilmem…

 

Author: Yusuf Arslan