AK Partili Metin Külünk: Erdoğan sosyolojisi eriyor. Erdoğan’ın etrafında Londra-Tel Aviv hattındaki akıl var

Son yıllarda iktidar partisine yönelik ezber bozan açıklamalarda bulunan AK Partili Metin Külünk, T24’ten Cansu Çamlıbel’e çok tartışılacak açıklamalarda bulundu. Külünk, “2024’ten beri ‘Erdoğan sosyolojisi eriyor’ diyorum, bugün artık iş erimenin de ötesine geçti. Bu şartlarda yeni anayasa bir anayasa mümkün mü çok emin değilim çünkü milletle siyaset arasındaki mesafe çok açık.” dedi.

TEL AVİV-LONDRA HATTINDA ÜST AKIL

Ekrem İmamoğlu’nu Tel Aviv-Londra hattındaki bir aklın, bir “proje” tasarımı olarak Türkiye’nin gündemine soktuğunu iddia eden Külünk, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” konusundaki çıkışlarını yeni bir Siyonist bölge tasarısı olarak eleştiriyor. Hükümetin Barrack’a bir yanıt vermiyor olmasına da kızan Külünk, “Türkiye’de bir sonraki seçimleri kim kazanır” sorusuna ise “Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçirileceğini görüyorum” dedi.

“Bu süreç” ifadesinden dünya sisteminin yeniden tanımlanmasını kasteden Külünk’e göre atıfta bulunduğu “üst akıl” İmamoğlu projesini devreye sokarken ve aynı üst aklın yeni dünya düzenini Erdoğan’sız kuramayacağını söylüyor.

“İMAMOĞLU’NA İÇERİDEN BİLGİ VERİLDİ” İDDİASI

Külünk, İBB soruşturmasının iktidar tarafından halka anlatılamadığını da belirterek, “Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturmalardan haberdar edildi, içeriden bilgi verildi” dedi. Külünk, “İmamoğlu, bu soruşturmalardan haberdar olduktan sonra ‘Ben cumhurbaşkanı adayı olduğum için bunlar yapılıyor’ taktiğine gitti. Bu da sokağa anlatılamadı. Bunu sokağa anlatacak iletişim gerek. ” şeklinde konuştu.

Külünk’ün açıklamaları şu şekilde;

19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları tutuklandığından beri toplumun ve gençlerin nabzını ölçen pek çok kamuoyu araştırması yapıldı. Bulgular az çok benzer. Toplum Türkiye’nin geleceğinden umutsuz. MAK Araştırma’nın 19 Mayıs 2026 tarihli araştırması da net olarak ortaya çıkardı bu durumu. Araştırmadan iki gün sonra mahkemeden CHP’nin seçilmiş yönetimini indirip eski yönetimi yönetime oturtan “mutlak butlan” kararı çıktı.

Dolayısıyla henüz bu siyasi müdahalenin sonuçlarının sahaya nasıl yansıdığını da bilmiyoruz. Ama MAK Araştırma diyor ki; “Başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye’yi terk etmeyi düşünecek gençlerin oranı yüzde 64.” Dahası gençlerin yaklaşık yüzde 75’i işe alımlarda liyakatin dikkate alınmadığını, kayırmacılık olduğunu düşünüyor. Aynı gençlerin siyasete iktidar eliyle müdahale ediliyor olmasını görmeme ihtimali var mı sizce?

Türkiye’de hiçbir gelişmeyi siyasetten bağımsız düşünmek mümkün değil bir kere. Biz toplum olarak siyasete doğan bir milletiz. Severiz, ilgimiz yüksektir. Dolayısıyla hiçbir gelişmeyi siyasetsiz okumak mümkün değil. Yani toplumun bu gelişmeleri birbirinden bağlantısız düşünmemesi gayet normal. Kritik soru şu ise şu; siyaset toplumu anlıyor mu? Ben özellikle son üç yıldır bütün partilerin toplumla bağının zayıfladığını görüyorum. Ve karşılıklı olarak zihin dünyamızın kapıların birbirine kapatıldığını görüyorum. Bu çok tehlikeli. Çünkü biz aynı vatanda yaşıyoruz, siyaseten farklı düşünebileceğimiz ama birbirimize bağlıyız.

Siyasetin kuantum kavramını keşfetmesi lazım. Birbirimize bağlılık noktalarımızı çoğaltmamız lazım. Siyaset yukarıda bunu yapmadığı zaman sizin ifade ettiğiniz rakamları görürüz. Hadi bunların bir kısmını abartı diyelim. Diyelim ki gençlerin yüzde 50’si söylediğiniz şekilde düşünüyor. Bu siyasetin gereken dili üretemediğinin yeterli göstergesidir. Ben sokaktayım ve gençlerle iç içeyim, bu durumu sokakta da görüyorum. Gençlerin özellikle sosyal medya üzerinden karşı karşıya kaldıkları psikolojik operasyonlar da Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar da onları çok etkiliyor.

-Etkilemenin ötesinde bir şey söylüyor bahsettiğim araştırma verisi; Türkiye’deki genç nüfusun yüzde 64’ü derhal ülkeyi terk etmeye hazır!

Bu rakam o araştırmanın söylediği gibi değil de velev ki yüzde 20 olsun o dahi düşündürücü olurdu. Düşünün ki Türkiye’nin birçok şeyin başardığı bir dönemde gençlerimiz bunu düşünüyor. İşte Türkiye’nin savunma sanayindeki başarılar ortada. Türkiye kendi çipini geliştirme sürecinde. Keza uzayla ilgili çalışmalar Türkiye’nin gündeminin merkezine konulmuş.

-Metin Bey, Kuzey Kore de nükleer silah üretebiliyor. Bu tür ülkeleri referans alacaksak tamam.

Bütün bunları başaran bir Türkiye’de bu gençlerin neden yüzde 64’ü “Türkiye’nin dışında bir fırsat olursa ben çeker giderim” cümlesini söylüyor? Bu sorunun yanıtını ve bu düşüncenin köklerini bulmak zorundayız. “Bu gençler bu başarıyı anlamıyor” demek çözüm değil. Gençler neden güven duymuyor? Neden iktidar ile gençler arasındaki mesafe açılıyor?

Tabii ki hepsi için değil bu. Mutlaka Cumhur İttifakı’na yönelen önemli bir blok var gençlerin içinde. Ama onlar dışındakilerin öfkesini, eleştirisini, kızgınlığını, ümitsizliğini sorgulamamız gerekiyor.

-Bu sorgulamayı yapmamız gerekiyor derken “siz” kimsiniz?

Biz, Cumhur İttifakı. Bizim bir sosyal araştırmalar ve değerlendirmeler merkezimiz olmalı. Ve şu soruları sormalı; “Neden gençlerin bir kısmı neden bu kadar öfkeli? Neden bir kısmı bu kadar ümitsiz? Neden bir kısım bu kadar nefret ediyor?” Benim gözlemime göre bugün gençleri umutsuzluğa sürükleyen temel problemlerden birisi liyakat ve ehliyet eksikliği. Devlet, liyakat ve ehliyete dayalı, hak ve adalete dayalı, ahlaka dayalı dayalı bir paradigmayla buluşmak zorunda.

Ben sokakta yaşayan bir insanım, ofisimde haftada en az 200 misafir ağırlıyorum. Bana gelen aileler çoğunlukla iş bulmada yardım istiyor. İyi eğitim alan, sınavlarda iyi puan alan çocuklar mülakatlarda eleniyor. Bunu yaşayan ailedeki yıkımı, o çocuktaki hayallerini kaybetmenin verdiği negatif psikolojiyi bizim tedavi etmemiz çok kolay değil. Toplumdaki bu dip dalganın aslında bir tsunamiye dönüşebilecek şekilde alttan yukarı doğru gelmekte olduğunu gücü elinde bulunduran bir tane arkadaşımız görmüyor mu?

-Bu dikkat çektiğiniz liyakat sorunsalına bir de diploma krizini ekleyebilirsiniz belki. Zira 19 Mart 2025’ten itibaren üniversite gençliğini protestoya iten şeylerden başında Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali vardı. Konuştuğum pek çok üniversiteli “Devlet bir gün kafasına göre üniversite diplomamı iptal edebiliyorsa, ben neden okuyorum?” türünde bir öfke içindeydi. Saraçhane’ye gençleri götüren şeylerin başında bu vardı.

Ben size bu konuya ilgili bir şey daha söyleyeceğim; Saraçhane’deki gösterilerde muhafazakâr ailelerin çocukları da vardı. Hatta babaları AK Partili olanların çocukları da vardı. Babaları Refah Partili olanların da çocukları vardı, Saadet Partili olanların da çocukları vardı.

-Bugünden geriye dönerek baktığımızda, geçen 14 aya rağmen Türkiye toplumunun hala yarısından fazlası Ekrem İmamoğlu’nun siyasi nedenlerle yani Tayyip Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden biri olduğu için tutuklandığını düşünüyorsa, diploma iptali bu algının temel sebeplerinden biri olabilir mi size göre?

Şimdi bu siz bir pencere açtınız, oradan devam edeyim. Ekrem İmamoğlu tutuklanmadan önce hakkındaki soruşturmalardan haberdar oldu. Haber verildi.

-Kim uçurdu haberi size göre? Böyle bir iddiada bulunduğunuza göre adresi de biliyor olmalısınız.

Kim verdi bilmiyorum. İçeriden verildi. Bu bilgi gelince de etrafındaki akıl bu süreci psikolojik olarak tersine çevirebilmek için “Sen kendini cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edersen yarın adalet önünde hesap vermeye vardığında, cumhurbaşkanı adayı olduğun bunun başına geldiği propagandası yaparsın” diye hazırladı onu. Hazırladılar yani onu.

-Kim bu insanlar, yani “etrafındaki akıl”?

Ekrem İmamoğlu’nu üzerinden bir plan yapan, bir tasarım yapan akıl.

-“Devlet aklı”ndan sonra bir de “İmamoğlu tasarımını yapan akıl” konusunu deşmemiz gerekecek demek ki. İktidar cenahının bu konudaki takıntısını nasıl izah ediyorsunuz? Ne zaman ki bir rakip pasifize edilmeye çalışılacak hemen olsa “dış bir akıl” ya da işte yine aynı derecede müphem “üst akıl” argümanları devreye sokuluveriyor.

Türkiye’deki hiçbir gelişmeyi dış dinamiklerden bağımsız düşünemeyiz. Sizin de katıldığınız bir basın toplantısı olmuştu sonbahar aylarında. Eski MI6 Başkanı Türkiye’ye gelmişti, İngiltere Konsolosluğu’ndaki o toplantıda hatırlarsanız Rusya’dan istihbarat elemanı devşirmek için bir program açıkladı. Kamuoyuna açık yaptılar bunu. Londra savaştan ve krizden beslenir, ada devleti olmak böyle bir şey.

Dikkat edin II. Dünya Savaşı’ndan beri İngiltere hep siyaseten savaşların dışında kalmış gibidir. İngilizleri hiçbir yerde göremezsiniz ama her şeyin içindedirler. Suriye’de olduğu gibi. İran sürecinde olduğu gibi, Gazze’deki soykırım sürecinde olduğu gibi. Mesela Ukrayna-Rusya savaşı sürecinde bizi nereye itmek istediler? Ukrayna’nın yanına itmek istediler, Rusya’nın karşısında. Tel Aviv-Londra hattının stratejik hedefi Rusya.

-İmamoğlu’nun “dışardan yönlendirilmesi” meselesine nasıl bağlayacaksınız konuyu merak ediyorum.

Bu akıl, Sayın Erdoğan’ın Türkiye’yi savaşların dışında bırakan ve Türkiye merkezli bir dış politika eksenini inşa etmesinden rahatsız. NATO’nun zayıflama sürecinde, Avrupa’yı Rusya’ya karşı konumlandıracak bir askeri güç doktrininde bizi Rusya’ya karşı konumlandırmak istiyorlar. Bunu nereden görüyoruz? Bu mimarinin hazırlıkları bazı toplantılarda dillendiriliyor. Bakın Nisan ayında eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Atina’da bir toplantıya katıldı.

-Yunanistan’da her sene düzenlenen Delfi Ekonomi Forumu’nun bu seneki toplantısından bahsediyorsunuz. Gizli bir şey değil.

Oraya Abdullah Gül gitti bunu söyledi. Orada Türkiye’nin de içinde olduğu yeni bir hattan bahsedildi. Avrupa Birliği, Yunanistan ve Türkiye’nin Rusya’ya karşı konumlandırılmasından.

11.⁠ ⁠Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte, Oxford İslam Araştırmaları Merkezi’nin 40. kuruluş yıldönümü kutlamalarına katıldı. Etkinlikte Britanya Kralı III. Charles da yer aldı / 2025
“Abdullah Gül’ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın”
-Bu da yeni bir şey değil ama bu konuda münazara yerine Abdullah Gül vurgunuzu anlamak istiyorum. Siz Abdullah Gül’ün “bir şeyi” temsil ettiğini düşündüğünüz için ısrarla ona atıfta bulunuyorsunuz diye anlıyorum.

Abdullah Gül Londra’yı temsil ediyor.

-Yani size göre eski bir Cumhurbaşkanı bu tür bir konferansa davet edilemez, illa ki kendi ülkesi dışında bir yeri temsil etmek zorunda, öyle mi?

Abdullah Gül’ün konuştuğu her yerde kraliyetin izlerini arayacaksın.

-Abdullah Gül Şu anda siyasette etkin ya da aktif bir aktör de değil.

Ama eski cumhurbaşkanı. Onları kim adına söylüyor? Ben rahat söylüyorum. Bunu daha 2014’te “Kraliçenin Gülleri” diye tarif etmiştim. Bakın, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin her ülkede bir mutemedi vardır, Abdullah Gül odur. Bunları söyletiyorlar çünkü Sayın Erdoğan’ın Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi ekseninde ilerlemesini önceleyen duruşu rahatsız etti. Türkiye’yi Ukrayna’da savaşa zorladılar. İran’da savaşa zorladılar? Türkiye’yi Amerika’nın, İsrail’in yanında durmaya zorladılar.

-Ankara, Ukrayna ve İran konusunda nispeten bir dengeyi yakalayabildi ama nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Gazze konusunda ABD Başkanı Donald Trump’ın yanında durmuş olmadı mı? Trump’ın Barış Kurulu’nu dünyadan pek çok ülke protesto etti ama Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile orada işte.

Hayır, Sayın Erdoğan yanında durmadı. Gazze konusunda Türkiye kendi güç sistematiği içerisinde süreci diplomatik anlamda Gazzelilerin lehine yönetebilmek için maksimum kabiliyetimi ortaya koydu. Karşımızdaki küresel ölçekteki bir hegemonik aklın kutsalsız ve kuralsız güç yapılanması var.

-İmamoğlu’nun bir “İngiliz projesi” olduğu iddianızdan buraya nasıl geldik? Henüz onu izah edemediğiniz için geri dönmek istiyorum.

İmamoğlu’nun durduğu yere bakacaksınız. Gidip konuştuğu yerlere bakacaksınız.

-Neyi ima ettiğinize dair bir bilgim ve fikrim yok. Ancak demin Chatham House’dan bahsettiniz ve Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bütün dünya liderlerinin gidip panellere katıldığı bir düşünce kuruluşunda konuşmasını sanki karanlık bir faaliyet gibi anlattınız.

Chatham House’da boşuna konuşturmazlar adamı.

-Velev ki sizin dediğiniz gibi Chatham House birtakım “üst akıl” projelerinin kotarıldığı yer, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan daha işte bir buçuk ay önce aynı yerde “Türkiye’nin Dış Politika Vizyonu” isimli bir konuşma yaptı.

Fark etmiyor ki…Siz bu proje bir tek İmamoğlu üzerinden mi yürüyor sanıyorsunuz?

-Hakan Fidan üzerinden de mi yürüyor o zaman sizin mantığınızla?

İmamoğlu projesinin AK Parti içindeki, Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresindeki karşılıkları kim?

-Ben bu iddianızın kaynağını da sebebini de bilemiyorum tabii. Madem bir iddianız var temellendirmeniz gerekmez mi?

Ben söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde, AK Parti’nin içerisinde bu Londra-Tel Aviv hattından beslenen bir akıl, Sayın Erdoğan sonrasını, hatta sandıkta bir Erdoğan yenilgisinin üretilmesinin zeminini hazırlıyor. İmamoğlu projesinin asıl sahiplenicilerinden önemli bir hat AK Parti’de var.

-Ama isim verin lütfen… Böyle afaki iddialarla ilerlemeyelim.

İsim vermem. Onlar vakti… Şimdi isim vermem. Ve şu anda aynı akıl, “mutlak butlan” kararından sonra Özgür Özel’e CHP’yi teslim etmek için ilgili kurumlara müdahale ederek ya da iletişim kurarak ilerliyor.

-Burada bir duralım lütfen. İddianız çok büyük ve çok boyutlu olduğu için şu ana kadar söylediklerinizi özetlemek istiyorum. Size göre bir dış üst akıl var ve bunlar hem İmamoğlu cephesiyle hem de AKP içindeki bir klikle beraber çalışıyor. Doğru mu anladım?

Evet, Londra- Tel Aviv hattı. Bu hattın stratejik hedefi Büyük İsrail Projesi, yapay zekâ odaklı bir Pax-Judaica döneminin kapılarını açmak istiyorlar. Bu stratejik hedef, Sykes-Picot ötesi bir coğrafya oluşturmak. Mezhepçilik ve etnik kimlikler üzerinden devletçikler üretilmesi yönünde çalışan bir akıl var. Bu aklın inşa merkezi Anglosaksonlar. Ve bu Anglosaksonlar mesajlarını Chatham House üzerinden verirler.

-Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde Anglosaksonların bu projesine destek veren birileri var. Bunu da doğru mu anladım?

Sayın Cumhurbaşkanımızın çevresinde AK Parti’nin içinde bir hat var ki bu projeye “evet” diyor. Ve bu projeye “evet” dedikleri için Sayın Cumhurbaşkanımızın, bana göre bilgisinin dışında, özellikle 2024 seçimlerinden sonra Ekrem İmamoğlu projesinin gerçekleşebilmesinin önünü açacak ciddi hazırlıklar yaptılar. İş dünyası da bunun içinde.

-Erdoğan da bu projenin önünü kesmek için mahkemenin CHP’ye el koyup eski genel başkanına teslim edilmesinin önünü açtı. Öyle mi?

CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el “dur” dedi.

-Yani “bir elin” iktidar olma potansiyeli taşıyan bir siyasi partinin dizaynına doğrudan müdahale ettiğini teyit etmiş oluyorsunuz. Şimdi siz Millî Görüş geleneğinden gelen bir siyasetçisiniz. Asker vesayetindeki devlet sırf sizler siyaset yapamayın, iktidara gelemeyin diye kaç tane partinizi kapattı.

Bütün o hüzünleri yaşamış bir adamım.

-Tamam, bunun üzerine sizin başka bir analizinizi koyarak ilerlemek istiyorum. Yaklaşık bir ay kadar önce katıldığınız bir YouTube yayınında “Erdoğan sosyolojisi eriyor. Toplum Cumhur İttifakı’nı dövmek istiyor. Toplumla kavga edilmez” gibi çok tartışılan şeyler söylediniz. Bugün iktidarın bir mahkeme kararıyla, YSK’yı da bypass ettirerek, bir partinin “çivisini kendince geri takmaya çalışması” toplumla kavgaya devam etmek değil midir?

Silivri’deki yargılama süreci hükümetin iradesiyle mi başladı? Hayır. Cumhurbaşkanımızın iradesiyle mi başladı? Hayır.

-Ama toplumun en az yarısı böyle olduğuna inanıyor.

Orada işte temel bir problem şu; Cumhur İttifakı’nın iletişim stratejilerinin kökten gözden geçirilmesi lazım. Mesele aslında şu; milletin emanet ettiği kaynaklarının bir adamın cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik hareket ettirilmek üzere yasa dışı yöntemlerle kullanan bir çıkar amaçlı bir suç örgütü var.

-Bu iddia henüz mahkemede kanıtlanabilmiş değil. Dahası, bu iddialara kaynak olarak gösterilen etkin pişmanların bir bölümü bugün duruşmalarda, “Savcılık makamı bizi çoluğumuzla çocuğumuzla, eşimizle tehdit ettiği için o ifadeleri verdik” şeklinde konuşuyor.

Bu, aslında üzerlerindeki şüphenin katlanarak büyümesine neden olur. Yani ifadelerdeki bu tutarsızlık, dün söylediğini bugün reddedecek noktaya gelmek şüpheyi büyütür. Üstelik de bunların içinde kuvvetli delilleri, belgeleri, mahkemenin önüne koyan ve mahkemede bu konuda ısrarını sürdüren isimler de var. Dolayısıyla orada adalet tecelli edecek. Göreceğiz, izleyeceğiz, mahkeme karar verecek onu bilmem. Ama şunu söylüyorum; bu sürecin iletişimi noktasında ciddi boşluk bırakıldı. Sokak da bu boşluktan etkileniyor.

-Yani toplumun bir bütün olarak iddialara ikna edilememesinin nedeni sadece yanlış iletişim dili, öyle mi? Bu kadar basitse, bu kadar kuvvetli bir iktidar bu sorunu neden çözemiyor?

Bu soruların teknik kısmına ben cevap verecek durumda değilim çünkü ben Ankara’da değilim. Boşluk bırakıldı. Bu mesele doğru bir iletişim diliyle sokağa, vatandaşlarımıza anlatılmalı. Bu meselenin Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi içindeki çelişkiler, kendi içinden gelen belge ve bilgilerin devlete iletilmesi üzerinden yürüdüğü sokağa anlatılmalı. İletişim kısmı eksik bırakıldı. Biraz önce söyledim, Ekrem İmamoğlu’nun bu soruşturmalardan haberdar olduktan sonra “Ben cumhurbaşkanı adayı olduğum için bunlar yapılıyor” taktiğine gitti. Bu da sokağa anlatılamadı. Bunu sokağa anlatacak iletişim gerek.

-Buraya nereden geldiğimizi hatırlatmak istiyorum. “CHP’nin çivisini çıkartan akla bir el ‘dur’ dedi” şeklindeki ifadenizin ne anlama geldiğini sormuştum. Yani siz de aslında devleti yönetenlerin bir siyasi partiye ve aslında seçmenin iradesine doğrudan müdahale ettiğini söylemiş olmuyor musunuz? Soru şu; bu devlet topluma neden güvenmiyor?

Şimdi ben size soru soruyorum; Türkiye’de ilk defa mı bir belediye başkanı yargılanıyor? Bu isim, bagajının çok dolu olduğunu çok iyi biliyor. İstanbul’da belediye başkanlarının hepsinin yanında bir mutemedi vardır. İlçe belediye başkanlarının da mutemetleri vardır. Bu kişinin belediye başkanlığı döneminde o mutemetlerin önemli bir kısmı Saraçhane’nin nezdinde iradesizleştirilerek yönetildi. Hedef neydi? Tüm belediyelerin kaynakları üzerinden Saraçhane’nin kendi cumhurbaşkanlığı hedefine yönelik merkezi bir kaynak sistemi kurmak. Bunun ifadeleri var, bilgisi var, delili var.

MASAK’ın raporları var. Şimdi böyle bir süreçte “Efendim bu niye tutuklu yargılanıyor?” diye soruluyor. Bir kere üzerinde kuvvetli şüphe bulunan ve delil bulunan bir ismin tutuksuz yargılanması, toplumun çok önemli bir kesimin vicdanını yargılar. İkincisi, bu isim kendisi hakkında başlatılmış bütün süreçlerden haberdar edildi. Ve bir panik atak halinde çıktı “Ben cumhurbaşkanı adayıyım” dedi. Daha seçim falan yokken ortada. Bütün bunlar aynı sürecin parçasıydı. CHP’nin 2023 yılındaki kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirenlerin planı buydu.

-Bu anlattığınız şey aslında siyaset yapmanın tam da kendisi değil mi? Bir partide yönetim değişikliği istemek yasadışı bir motivasyon mu? Sizin partiniz de Fazilet Partisi’nin içinden çıkmadı mı?

Bakın ben Refah Partisi hareketinden ayrılan isimlerden biriyim. Ama biz bunların hiçbirisini yaşamadık. Biz fikri noktada, Türkiye’ye dair tezlerimiz noktasında itirazlarımızı yaptık. Ve ayrıldıktan sonra da köklerimizle çatışmacı, köklerimize nezaketsizlik dolu hiçbir şey yapmadık. Mahkemeye bu iş niye düşmüş? Hükümet mi mahkemeye düşürmüş? İfadeleri verenler kim? Hepsi CHP’liler. Bu soruları, şaibeleri delilleriyle mahkemelere sunan ve başvuruyu yapan CHP’li delegelere soracaksınız. Bu soruların muhatabı biz değiliz.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi kendisini nerede konumlandıracağına bir karar versin. Bu adres, bir akıl, bir güç olarak topluma güven vermiyor. Ekrem İmamoğlu’nun zararı olduğunu görüyor. Ben 2028 yılının ekim ayında Altınbaş Üniversitesi’nde bir konuşma yaptım ve gençlere şunu anlattım: “Ben 1989 yılını iyi hatırlıyorum. Dalan gibi bir adam var, 84-89 arasında İstanbul’da büyük hizmetleri olan bir isim ve Özal gibi güçlü bir lider. İhtilalin izlerini silme yolunda önemli adımlar atmış, büyük işler yapmış. İkinci döneminde Özal sokakta en ciddi tepkiyi İstanbul’da aldı. Halk gitti İstanbul’u SHP’ye teslim etti.

Rahmetli Turgut Bey milletle inatlaşmaya başlamıştı, kibirlenmeye başlamıştı. Bunu unutmayın. Milletle inatlaşmayın. Sokakla inatlaşmayın.” Bunu dedikten sonra Urfa’ya gittim. Milletvekili adaylarımızın aldığı oya baktım, bir de 2018 seçimlerinde Cumhurbaşkanımızın aldığı oyalarına baktım. Milletvekili listeleri aşağıda, Sayın Cumhurbaşkanı yukarıda. Ne demek bu? Sayın Erdoğan’ın sosyolojisi güçlü ama Sayın Erdoğan’la parlamentoda yol arkadaşlığı yapacakların sokaktaki karşılığı sayılıyor. Millet de 2019’da “Bizimle inatlaşma” dedi işte. Sonra ben devam ettim, “Sokağın istediği isimlerle yürüyün” demeye ve geldik 2023’e. Oradaki fotoğrafı da gördüm ve “eyvah” dedim.

-Neden “eyvah” dediniz?

Çünkü AK Parti’nin sosyolojisinin eridiğini gördüm. Eriyen AK Parti sosyolojisinin ortaya çıkardığı parlamento aritmetiği, Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa dahi Sayın Erdoğan’ın gücünü eritir. Eritir!

-Esas Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kendisi o gücü eritmeye başlamış olamaz mı?

O ayrı bir tartışma.

-Neden ayrı bir tartışma olsun? Parlamentodaki vekillerinizin gücünü azaltan tam da sistemin kendisi değil mi?

Tabii orayı da sistemi de konuşmalıyız. Cumhurbaşkanlığı sisteminin yenilenmesi lazım. Bana göre Türkiye’de yarı başkanlık sistemine geçmeliyiz. Yürütmenin bütün yükününün Sayın Cumhurbaşkanımız üzerinde odaklandığı bir modelin sıkıntılarını konuşmalıyız. Onun üzerinden birtakım yükleri alacak, aşağıda parlamentonun güçlendirildiği, bu anlamda yürütmenin sorumluluğunun daha güçlü olduğu bir dönemin kapısını açmadık.

Bakın ben şuna inanan bir adamım; eğer şartlar yerine getirilirse Sayın Erdoğan’ın liderliğinin sosyolojik zemininin yüzde yetmiş aralığındadır. AK Parti’nin de -eğer şartlar yerine getirilse- aynı aralıkta olduğuna inanıyorum, halen daha da buna inanıyorum. Ama şartları var. Dipten gelen dalgalara yanıt verilecek. Liyakat, ehliyet, gelir dağılımında adaletten kaynaklanan, toplumdaki ekonomik dengesizliklerden kaynaklanan algılar tersine çevrilecek.

-Siz bir sonraki seçime kadar, yani bir iki sene içinde tüm bunların yapılabileceğine hala inanıyor musunuz?

İpuçları, işaretleri verilir ve bu verilen işaretlerle sahada güven tekrar inşa edilir. Hepsi bir çırpıda olmaz ama güven verecek işaretler verilebilir. Bir önceki izlekten devam ederek ben 2024’ten itibaren “Sadece AK Parti sosyolojisi değil Erdoğan sosyolojisi de eriyor, eritiliyor” demeye başladım. İki senelik sürecin sonunda bugün en son geldiğim noktada diyorum ki; bu iş artık erimenin de ötesine geçti.

Sokak kim olursa olsun…bakınız CHP’nin iktidar ümidini güçlendiren CHP’nin ürettikleri ve başardıkları değildir. 2023’ten sonra CHP üzerinde iktidar ümidinin güçlenmesinin sebebi CHP’nin tarih okuması değil, CHP’nin zaman okuması değil, CHP’nin Türkiye’nin meselelerine çözüm üretecek bir paradigma, bir felsefesi, bir doktrini olması değil. Bu bizim boşalttığımız alanlar üzerinden önce eleştirel, sonra tepkisel ve arkasından da “biz cezalandırmak istiyoruz psikolojisi” oluştu.

Bu psikoloji kim üzerinden olursa olsun…Bakınız o yüzden 1989 örneğini veriyorum. ANAP gibi bir siyasi hareket, Özel gibi bir lider ve bana göre başarılılar. Ve 1986 seçimlerinden sonra bir anda toplumla aralarındaki mesafeyi açmaya başlıyorlar ve millet “Ben Özal’ı ve ANAP’ı döveceğim” dedi ve dövdü. Hem de seçilme ümidi çok zayıf olan isimler üzerinden dövdü. Yani SHP doktriner olarak çok başarılı olduğu için değildi. Bugün de CHP muhteşem bir fotoğraf çizdiği için değil.

-Siz şu tabloda, yani mahkemeler eliyle parti ikiye böldürülmüşken, CHP’nin bir sonraki seçimi kazandığı bir senaryo görüyor musunuz hala?

Hayır, o yok.

-Toplum Adalet ve Kalkınma Partisi’ni dövmek istiyor ama bunu üzerinden yapabileceği en güçlü merkez dağıtıldığı için bunu yapamayacak. Söylediklerinizden bu sonuç çıkıyor. O halde toplum iktidarı nasıl cezalandırabilir size göre?

Bu ülke Sayın Cumhurbaşkanımızı seçer. Yani Türkiye’nin bir istikrarsızlık hakkına teslim olmaması için yürütmede istikrarı seçer. Parlamentoyu ise alabildiğince parçalığı hale getirir.

-“Dayak” dediğiniz bu mu?

Bir tarafı bu. Bir diğer tarafı da şu; sandığa gitmezler.

-Yine de 21 Mayıs 2026’ta çıkan “mutlak butlan” kararından sonraki siyasi denklemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir sonraki seçimi kazanma ihtimalinin kuvvetli olduğunu düşünüyorsunuz. Değil mi?

Ben bu sürecin Sayın Cumhurbaşkanımızla geçileceğini görüyorum.

-Hangi süreçten bahsediyorsunuz?

Yani bu dünya sisteminin yeniden tanımlanırken. Türkiyesiz dünya sistemi olmaz. Türkiye kaldıraç bir güçtür. Ve gelişmelerin de o periyotta olduğunu görüyorum. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şu; Sayın Erdoğan’ın seçilme oranının 50.05’ler, 51’ler, 52’ler olmamalı, yüzde 60’tan aşağı düşmeyecek bir formülü konuşuyorum. Elbette ki başarılamayan şeyler var, eksikler de var, toplumun kızdığı hatalar da var. Bugün toplumun en belirgin gündemi mutfak, sofra, cep. Liyakat ve ehliyet gençlerin en çok tartıştığı konu, bu alanlardaki yanlışlardan dolayı ümitsizlik girdabına düşen gençlerimiz.

-Ülkeyi 24 senedir sizin partiniz yönetmiyor gibi konuşuyorsunuz.

Ama son 5 senede dünyanın geçirdiği büyük türbülansları da unutmayalım.

-Bahsettiğiniz ehliyet, liyakat ve ülkeden umutsuzluk meselesinin küresel türbülanslarla ne ilgisi var? Ayrıca zaten bizim ülkemize özgü sorunlar nedeniyle seçimin kaderinin de değişmeyeceğini söylediniz biraz önce yanlış anlamadıysam.

Çünkü milletin, devlet noktasındaki basireti ve feraseti çok güçlü.

-Sizin mantığınıza göre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Devlet Bahçeli ortaklığına oy vermeyen toplum kesimlerinin feraseti zayıf mı oluyor? Yani ülkeyi bir tek Cumhur İttifakı seçmeni mi düşünüyor?

Ben öyle bir şey demiyorum ki. Ben CHP’nin tabanının da basiret ve ferasetinin çok güçlü olduğunu biliyorum. Ve açıktan söylemediklerini özelde çok rahat bir şekilde söylüyorlar, CHP’nin adı geçen bu modellemeyle Türkiye’yi yönetme kabiliyetinin olmadığını CHP’nin içindeki yurtseverlerin çok önemli bir kısmı söylüyor. Bakın şu an Sayın Cumhurbaşkanı yolu açsın CHP’nin içerideki o dolu bagajına tutsak olmuş pek çok belediye başkanı AK Parti’ye geçer. Çünkü bu kadar basiretsizliğin olduğu bir yerde, Türkiye’yi yönetme kabiliyetlerinin olmadığını görüyorlar.

Yoksa Sayın Erdoğan’a oy vermeyen vatandaşlarımızın çok önemli bir kısmının temel değerlerimiz noktasında benimle hiçbir çelişkisi yok. Benim gibi düşünmüyor diye vatandaşlarımızı itibarsızlaştıracak bütün yaklaşımları reddediyorum.

Biz vatanseverlik temelli bir sosyolojik barış inşa etmek zorundayız. Farklı yaşayabiliriz, farklı düşünebiliriz, farklı bakabiliriz, farklı siyaset yapabiliriz ama vatanseverlik hepimizin ortak değeridir. Bu temel değerler etrafında benim gibi düşünmeyen her vatandaşımın düşüncesinden etkilenmeliyim. Muhalefetin söylediği her şeyi yok hükmünde görmemeliyiz.

-Ankara bir ay sonra NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Bu konuyu sizin burada şu ana kadar yaptığınız dış politika yorumları ışığında soracağım. Zira siz Erdoğan’ın Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail krizlerinde taraf tutmadan denge politikası sürdürebildiğini hatırlattınız. Ve aslında bu zaten Cumhuriyet dönemi dış politikasına genel hatlarıyla uyumlu bir çizgi. Cumhuriyet zaten kimseyle kavga etmeden, ağırlığını koruyan bir Türkiye hedefledi.

Doğru.

-Fakat bir yandan da dış politikada kıble belirleyen şey aslında Türkiye’nin NATO üyeliğidir. Hal böyleyken ve Erdoğan iktidarı ABD Başkanı Donald Trump ile Temsilcisi Thomas Barrack’ın bölge politikalarıyla çok uyumlu bir çizgi izlerken, siz dönüp dolaşıp yine de İmamoğlu ile Özgür Özel’i “dış mihraklarla” iş tutmakla suçluyorsunuz. Oysa ülkemizin idari sınırlarına dair fütursuzca konuşmaya devam eden bir ABD Büyükelçisi görev yapıyor bugün Türkiye’de. Ve biz kendisine hükümetin bir yanıt verdiğini hiç duymadık, duymuyoruz.

Dolayısıyla da toplumda Erdoğan hükümetinin Trump’ın İsrail’in akıl hocalığında yürütülen politikalara hizmet ettiğini düşünen hayli kalabalık kesimler var. Bana gazeteci olarak sokakta devamlı bunu soruyorlar, size sormuyorlar mı?

Aynen böyle. Bana da aynen soruyorlar. Vatandaşın bu sorusuna hükümet cevap vermeli. Bu sorunun yanıtı henüz verilmedi. Arkadaşlarımızın bir kısmında şöyle bir anlayış var; “Biz konuşmuyorsak kimse konuşmaz.” Oysa bugün Filipinler’in Mora Adası’nda konuşulan bir şey anında burada da konuşuluyor. Elbette sosyal medya hayatımızı kilitlememeli ama sosyal medyaya baktığımız zaman Türkiye’de sokağın her şeyin farkında olduğunu da görüyoruz. Kül yutmuyor sokak. Hiç ummadığınız bir hesaptan birisi, öyle bir soru soruyor ki bütün süreci deşifre ediyor. Şimdi bu arkadaşlardan bana eleştiri geliyor “Niye konuşuyorsun?” diye. Ya kardeşim, ben konuşuyorum!

-O halde benimle konuştunuz diye de kızacak herhalde Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aktif siyaset yapan dostlarınız.

Şimdi bakın, ben hep sokaktayım ve her gittiğim yerde “Susma, konuş” cümlesini duyuyorum halktan. Ve evet ben konuşuyorum çünkü benim konuştuklarım sosyal medyada da konuşuluyor. Kahvede konuşuluyor, evde konuşuluyor, makalelerde konuşuluyor, yurt dışında konuşuluyor, otobüste konuşuluyor, metrobüste konuşuluyor. Ben de diyorum ki “Bak sokak bunları konuşuyor, buraları derleyip toparlayalım. Sokağın bu anlamda hassasiyetleri var.” Yani ben eleştirel bir akılla pozitif davranmanın önünü açmanın derdindeyim.

İsmi lazım değil bir arkadaş beni aradı, tanıyorsunuz. Dedi ki, “Ya sen eleştiriyorsun, bir yere getiriyorsun ama Sayın Erdoğan’ı eleştirinin dışında bırakıyorsun.” Ben de ona dedim ki; “Kendisi bu ülkenin Cumhurbaşkanı. Türkiye istikrarsızlaşsa bundan ben de etkilenirim, sen de.” Topyekûn etkileniriz.

Ben meselelere Türkiye odaklı bakarım. Ve ben olmayan bir şeyi söylemiyorum ki, sokak Tom Barrack üzerinden bunları soruyor. Bana göre İletişim Başkanlığı bu konuları milletimizle çok açık konuşmalı. Tom Barrack bir eyalet valisi gibi konuşamaz. Dedeleri Lübnan’dan gitme bir adamın verdiği sübliminal verdiği mesajla bu işler olmaz. Tom Barrack bu söyledikleriyle hangi aklı sembolleştiriyor? Hani o Netanyahu’nun danışmanı Siyonist haham diyor ya “Sykes-Picot döneminden daha önemli bir dönem başlayacak” diye. Bakın, burası önemli. Ne demek bu? Tom Barrack’ın aslında “Osmanlı milletler sistemi” diyerek üstü örtülü dillendirdiği şey şu; parçalı, küçültülmüş, her mezhebe bir özerklik, her dile bir özerklik verilmiş bir coğrafya. Tom Barrack’ın verdiği sübliminal mesaj budur. Bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil ki.

Biz bu senaryoyu iyi tanıyoruz. Nereden tanıyoruz? İmparatorlukları parçalayan akıl ne yaptı? Bir devletten 24’e yakın devlet çıkardı. Şimdi aynı akıl Tom Barrack üzerinden üstü örtülü şekilde bu coğrafyayı yeniden dizayn etme mesajı veriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel ölçekte sistemi inşa eden akıl Türkiye’yi ısrarla yükselen Asya’ya konumlandırmak istiyor.

-Diyelim ki bu dediğiniz doğru, o zaman karşımızda bu akılla kavga etmeyen ve hatta bu plana müdahil olan bir Erdoğan yok mu?

Ben Sayın Erdoğan’ın buna “tamam” dediğinden emin değilim.

-Ama açıktan itiraz ettiğini de duymadık ki genelde dünya liderlerinin ismini vererek açıktan söz söylemesine çok alışığız. Daha önceki ABD Başkanı Biden’a söz söylemekten hiç imtina etmezdi mesela.

Her şeye Sayın Erdoğan’ın söz söylemesini bekleyemeyiz. Sayın Dışişleri Bakanı’nın bu konuda tavır koyması lazım. Açıkça söylüyorum, bakın. Hükümetin içerisinde Tom Barrack’ın karşılığı kimse, o yanıtını vermeli. İletişim Başkanlığı yanıtını vermeli. Tom Barrack’ın iç işleriyle ilgili konuşma hakkı yok.

-Daha ileriye gidiyor aslında. Üzerine konuştuğu şey ülkenin idari yapısının nasıl olması gerektiği!

Böyle bir hakkı yok. Bu bizim kararımız kardeşim. Onun için sokağın, sokakta eleştirel yaklaşanların bu anlamda söylediklerine bizim pozitif cevap vermemiz lazım. “Ya size ne?” diyemeyiz.

-Epey bir zamandır hükümet topluma pek çok konuda bunu diyor ama; “Biz hallediyoruz, siz karışmayın.”

Bunu diyemeyiz. “Sizi ilgilendirmez. Bu hükümetin kararı” diyemeyiz. Bu hepimizi ilgilendiren bir karar. Bu kararda benim de reyim çok önemli, benim gibi düşünmeyenin de reyi çok önemli. Bir Büyükelçi olan Tom Barrack yarın buradan çekip gidecek ama atacağı adımların sebep olacağı içinden çıkılmaz sıkıntılarla biz bize kalacağız. Buna hakkı yok. Biz iç işlerimize müdahale edilmesini sevmeyen bir milletiz. Yani Tom Barrack o cümleyi söylediğinde siyaseten benimle aynı yerde duran da siyaseten başka yerde duran da aynı tavrı koyar. Haddini bildiririz.

-Geçen hafta atanmış CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ekibinden önemli bir isimle yaptığım mülakat çok tartışma yarattı. Zira kendisi olduğuna inandığı bir “devlet aklı”ndan bahsetti ve bu aklın aslında hala İttihatçı bir çizgide olduğunu savundu. Dahası bu aklın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da bugünkü çizgisine getirdiğine emin Bülent Kuşoğlu. Erdoğan artık eskisi kadar ya da eskisi gibi bir İslamcı olmadığını, bu devletin onu dönüştürdüğünü iddia ediyor. Sizce Erdoğan eskisi kadar İslamcı değil mi?

Bir kere, Beyefendi Sayın Kuşoğlu’nun söylediği anlamda bir damardan gelmiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Anadolu dindarlığı temelli bir düşünce ikliminden geliyor. Beslendiği kaynakların sembollerini söyleyeyim; 1071, 1453, 1915 Çanakkale ve Cumhuriyet.

-Sizce Bülent Kuşoğlu “İslamcılığı eskisi gibi değil” derken neyi kastetti?

Bu arkadaşlar bu camiayı pek tanımıyorlar. Dışardan bir okuma yapıyorlar. Bakın ben Akıncılar Hareketi’nden geliyorum. MSP Hareketi’nin içindeyim, Refah geleneğinden geliyorum. Benim tarihsel seyrim, Beyefendi’den daha sert bir hatta duruyordu. Beyefendi daha stabil bir hatta durdu. Ve bunu nereden görüyoruz? MSP hareketi içinde Necip Fazıl’dan besleniyor.

Dolayısıyla Bülent Kuşoğlu’nun o cümlesi aslında Sayın Cumhurbaşkanımızı çok iyi anlatmıyor. Ama şunu diyebiliriz; Beyefendi devleti tanıdıkça, devleti anlama noktasında başladığı yerden çok daha güçlü bir noktaya geldi. Beyefendi uçlarda olmadı hiçbir zaman. Ben onu bunca yıldır tanıyan biri olarak hukukunu korumak zorundayım. Bülent Bey bana sorsa, anlatırım ona. Beyefendinin hangi kitapları okuduğunu söylerim ona, nereden beslendiğini söylerim, kimleri dinleyerek yetiştiğini söylerim. Beyefendinin yetiştiği yer itidalli bir Anadolu dindarlığı çizgisidir.

-Kuşoğlu’nun devletin güncel haline ilişkin bir yorumu daha var size sormak istediğim. Aslında Etyen Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçılık” tezlerini kabul eden bir okuma yapıyor. Mahçupyan’a göre yeni rejim kurgulanırken siyaset daha da devre dışına çıkartılacak, güçlü bir cumhurbaşkanının yanında kuvvetli bir bürokratik oligarşiyle ülke yönetilecek. Eğer gidişat böyleyse bu bence Türkiye için büyük risk. Çok büyük risk.

-Siz böyle bir gidişat görüyor musunuz?

Herkesin Erdoğan sonrası dönem için hesap yaptığı bir dönemde, belli noktalardaki arkadaşların siyasetin sokakla ilişkisinin zayıflamasından kaynaklı açıkları kendileri için güce dönüştürüp kamu bürokrasisi üzerinden etkinleşme sürecinde. Bunu ben de görüyorum. Bugün kamu bürokrasisi içindeki bazı unsurlar, AK Parti iktidarının 24 yıllık sürecinde daha önce hiç olmadıkları kadar güçlü ve siyaset tanımaz olarak görüyorlar kendilerini. Bu neden kaynaklanıyor? Bir boşluk görüyorlar. Siyasetle millet arasındaki mesafe açıldığı zaman, ortaya çıkan boşluğu kamu yönetimi gücü doldurur.

-O boşluğu Adalet ve Kalkınma Partisi içindeki sessiz sedasız siyaset yapıp yoluna bakmakta bir beis görmeyen arkadaşlarınız yaratmadı mı nihayetinde?

E onları bıraktı tabii. Siyasetin, bizim arkadaşlarımızın bıraktığı boşlukta bir kamu bürokratının milletin bir meselesinde sorun çözücü değil sorunu derinleştirici işler yaptığını gördüğümüz örnekler var.

-Biraz önce AKP içinde aktif siyaset yapan arkadaşlarınızın siz bu eleştirileri kamuoyu önünde dile getiriyorsunuz diye siz kızdığını söylediniz. Buna şaşırmadım çünkü medyada da konuşmuyorlar uzun zamandır. Onların yerine kendilerine “AK Partiliyim” diyen birtakım gazeteciler ya da yorumcular konuşuyor ekranlarda ve hükümetin ne yapacağını ya da ne düşündüğünü sadece onlardan dinliyoruz. Burada bir tuhaflık yok mu?

Çok güzel bir noktadan girdiniz. Siyaset yok ortada. Ortada olanlar hiçbir siyasi riski olmayan birtakım kişiler. Ekranlar il başkanları çıkmıyor, milletvekilleri çıkmıyor, AK Parti’de siyaset yapmışlar çıkmıyor. Kim çıkıyor? Neye denk geldiğini tam olarak bilmediğimiz insanlar. Hangi referanslar üzerinden o kanallara çıkıyorlar o da belli değil. Kim bunları parlatmak istiyor ekran üzerinde? Ekranları kimse izlemiyor zaten bundan dolayı da. Çünkü siyaset yapıcı da ekranda yok. Halbuki siyaset yapıcı ekranda olacak, tartışacak, kendi kararını ifade edecek, eleştiriler alacak. İşte siyaset alanı boşaltırsa, o boşluk farklı şekillerde dolduruluyor.

-Tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu tercih etmese böyle olur muydu diye sormak lazım herhalde. Siz demin “Bu sistemde bütün yük Erdoğan’ın omuzlarında, onu dağıtmak lazım” dediniz. Ama Erdoğan değil mi tam da bunu tercih eden, her konudaki tek ve mutlak karar merciinin kendisi olmasını istemedi mi?

Bu da kendi liderlik psikolojisi. Saygı duyarım.

-Bu sizin şimdi “değişmeli” dediğiniz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Erdoğan’ın arzu ve talepleri doğrultusunda yazılmadı mı?

Tabii ki öyle yazıldı.

-Dolayısıyla da sizin bu eleştirdiğiniz siyasetin alan dışına itildiği, kamu bürokratlarının siyasetin üzerinde kudrete sahip olduğu bu sistem bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek canını sıkıyormuş gibi gözükmüyor. İstese müdahale edemez mi bu denkleme?

Bence çok öyle değil. Bence canını sıkıyor da sürecin buradan nereye evrilmesi gerektiği noktasında çalıştığı kanaatindeyim. Sistemin yenilenmesi noktasında bizden farklı düşünmediğini düşünüyorum.

-Yeni bir anayasa gündeme gelebilecek mi sizce şu ortamda?

Bence Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacı var.

-İhtiyacı olup olmadığını değil, bu değişikliğin bugünkü şartlar altında mümkün olup olmadığını sordum.

Bu şartlarda çok mümkün mü emin değilim. Daha önce sorsaydınız “evet” derdim. Milletle siyaset arasındaki mesafe kapalıydı. Şimdi çok açık.

-Net soracağım. Siz Adalet ve Kalkınma Partisi’nden tasfiye mi edildiniz?

Hayır! Tasfiye ne demek? Bir kere siyasetçinin tasfiyesi olmaz. Bir siyasetçi hayatın ta merkezinde durduğu müddetçe siyasetin de içindedir.

-2021’den beri size aktif bir görev verilmemiş olmasından bahsediyorum “tasfiye” derken…

Hiç önemli değil. Ben şu anda son derece özgürüm. Aklım ve iradem özgür. Eğriye eğri, doğruya doğru demekten daha güçlü siyaset yapma biçimi var mı?

-Cumhurbaşkanı Erdoğan ile en son ne zaman görüştünüz?

Geçen aralık ayında bir ameliyat oldum. Ben 25 Aralık’ta ameliyatı oldum, 27 Aralık’ta “geçmiş olsun” için aradı beni. “Ne ameliyatı oldun?” diye sordu. “Bağırsaklardan oldum. Otuz santim kesip aldılar” deyince, “Oo, fazlaymış” dedi.

-Sizinki de benzer hastalık mı?

Hayır, bende yok. Benzer hastalık değil.

-Sizinki kanser değildi yani, öyle mi?

Kanser olduğunu zannettiler de değil. Deminki mevzuya dönersek…siyasette tasfiye olmaz. Bakın Beyefendi için “Muhtar bile olamaz” manşetleri atılmıştı. Ne oldu? Beyefendi hala Cumhurbaşkanı. Siyasette tasfiye olmaz. Nice isimler var böyle. Merhum Erbakan Hoca siyaseten yasaklandı, döndü geldi Başbakan oldu.

-Aynı şey Ekrem İmamoğlu için de söz konusu olamaz mı?

Kaderin insana nerede ne zaman ne biçeceği belli olmaz. Bütün bunları tarih diyalektiği içinde değerlendirmek lazım. Kimse kimseye hüküm biçemez. Biz analiz yaparız. Sonuçta herkes kendi kaderini yaşar.

-Siz Türkiye Cumhuriyeti’nin sonraki 10-20 senesinde Ekrem İmamoğlu’nu bir siyasi karakter olarak görüyor musunuz?

Ben adı geçen ismin açık ve seçik bu topraklara ait olmadığını çok net anlıyorum. Bu milletin iradesi kendi bağımsızlığı üzerinde ipotek kurmak isteyen hiç kimseye izin vermez. Ben kimse hakkında hüküm veremem, kendi durduğum yeri söylerim. Kimler geldi, kimler geçti. İşte AK Parti’den ayrılan nice isimler ne heveslerle neler yaptılar, Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık hayalleri kurdular.

Sonuçta gittiler duvara tosladılar. Adı geçen isim de kendini çok fazla süsledi sonra gitti hukukun duvarına tosladı. Özgür Özel de kendine göre çok büyük hayaller kurmuştu, o başka bir yere savruldu. Kemal Bey gitti, “Bir daha gelemez” dendi, döndü geldi. O yüzden de bence siyasette “tasfiye oldu” gibi cümlelerin hükmü yok.

-Son bir soru soracağım; sizin Sedat Peker’le ilişkinizi. Kendisinden 10 bin dolar ya da daha fazlasını alan AKP’li siyasetçi siz miydiniz?

Bunun cevabını verdim ben.

-Verdiniz ama bir kez de benim soruma yanıt verirseniz sevinirim.

Benim hayatımda böyle bir şey yok. Zaten Sedat Peker avukatı marifetiyle bunu açıkladı. Tam bir kirli psikolojik operasyondu bu. Habertürk’te bir eski Bakan üç gazeteciyle konuşuyor.

-Süleyman Soylu.

Evet, Sayın Soylu. İki gazeteci ısrarla benim ismim üzerinden sürgit yapıyor. Bakanın bu konudaki son cümlesi şu; “Sizin burada söylediğiniz ismi tenzih ederim.” Yani “O değil” diyor. Sonra Sedat Peker’in avukatı çıkıp söylüyor doğru olmadığını. Ben de Babala TV’de söyledim; “Benim hayatımda böyle bir şey yok” dedim. Ben bir şeye bir kere cevap veririm, size hürmeten ikinci kez cevap verdim şimdi. Ve ben bir daha bu soruya, bana soran hiç kimseye cevap vermem de.

Benim hayatımda öyle bir şey yok, olmaz da. Öyle bir dünyanın insanı değiliz biz. Ailem de değil ben de değilim. Bu kirli psikolojik operasyonu yapan hangi adresin kimler olduğuna bakacaksınız. Bunu yapanlar hep FETÖ’cü hesaplardır.

Author: Yusuf Arslan