Henüz 14 yaşındayken sanat hayatına adım attı. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde 35 yılını geçirdi. 18 yaşında ‘Kuğu Gölü’ balesinde dans eden en genç başbalerin unvanını almayı başardı. Hülya Aksular (60) sahneyle vedalaşmasının ardından da baleden uzaklaşmadı. 2014 yılında kızı Sude Meriç Kolozina’nın kurduğu Özel Hülya Aksular Bale ve Dans Kursu’nda sanat yönetmeni, mentor ve eğitmen olarak yeni kuşak balerinleri yetiştiriyor. İlk kitabı ‘Balerin-İçimin Sandıklarından’da sanat yolculuğunu ve anılarını anlatıyor. Kitabını konuşmak üzere Aksular’la buluşuyoruz: “Dünya ölçeğinde başarıyı yakalayan Türklerden biri olabilmek istedim.”
◊ Baleye 14 yaşında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda başlıyorsunuz. Baleye olan ilginizi nasıl keşfettiniz?
Aslında her şey bahşedilmiş bir ömür planıydı bence. Bu yolculuğu “Şöyle başladı” diye paylaşamam. Çünkü hiç aklımda olmayan bir şeydi. Ben annemin isteğiyle okula gittim. Bir şeyler oldu ve bugünlere geldim…
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin
◊ Annenizin sizi sanatçı olmanız için yönlendirmesinin nedeni neydi?
Annem, Cebeci Konservatuvarı’nın (Ankara Devlet Konservatuvarı) önünden geçerek eve yürüyen bir çocuk. Orası edebiyat, sinema, müzik, orkestra şefliği, bale, tiyatro gibi alanlarda önemli isimler yetiştiren bir okuldu. ‘Çocuğum olursa böyle mutlu bir eğitim alsın’ diye düşünmüş. Sonra müzik kulağımı ve hiç bitmeyen enerjimi görünce beni bu alana yönlendirdi.

‘HASTALIĞIMLA İLGİLİYDİ’
◊ Rol model olarak gördüğünüz doktor halanızın da hayatınızdaki etkisiyle aslında tıp okumak istiyormuşsunuz…
Tıp benim için insanlığa faydalı olmak demekti. Çok iyi doktor olacağıma inandığımdan değil yani… Sonra fayda duygusu sanata yöneldi. Bu topraklarda, dünya ölçeğinde başarıyı yakalayan Türklerden biri, bu vatanda yaşayan bir nefer ve yine faydalı olabilmek istedim. Ama tıptan vazgeçişim öğretmenlikten sonra oldu. Çünkü geleceğe dokunduğunuzu hissettiğiniz, faydalı olduğunuzu yeşerdikçe gördüğünüz an çok farklı.
◊ Neden bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz?
Aslında önce hastalığımla ilgiliydi. “Ben erken gideceğim” dedim. Geride bir miras bırakmalıydım. “Şöyle dans ettim, böyle madalyalar aldım” demek yerine, yazılmış kaderin yolculuğundaki travmaları anlatmak istedim. Özellikle bizim sanatı seçmiş okurlar için, ama aslında her genç için. “Benim yaşadığım bir şey miymiş” ya da
“Ben de yapabilirim” dedirtebilmek istedim. Yayınevim ve Kenan Kocatürk (Literatür Yayınları’nın kurucusu) bana çok destek oldu.
◊ “Hastalığım kaynaklı” dediniz…
Polinöropati denen nörolojik bir rahatsızlığım var. Vücudumdaki bütün sinir sistemi etkilenmiş. 6 yıl boyunca doktora gitmeyi ihmal ettiğim için ilerlemiş. Kendime hiç bakmayan biriydim. Önceliğim her zaman işimdi. Bu ihmalin sonucunda dersimi aldım. Artık yemek yiyorum, uyuyorum. Kendimi önceliyorum. Yeni yıldan itibaren biraz daha iyi hissetmeye başladım. Tamamen geçecek diye bir şey yok ama daha yaşayacağım gibi görünüyor.
◊ Kitabınız gördüğünüz bir rüyayla başlıyor. Hâlâ böyle rüyalar görüyor musunuz? Sezgileriniz doğru çıkar mı?
Az da olsa gerçeği yansıtan rüyalar görüyorum. Sezgilerimin gücünden de bütün ekip çekinir. Mesela 6 Şubat depremlerini gördüm. Ama o an anlamlandıramadım. Bir de öğrencilerde bunu hissediyorum. Bir çocukla eğitime başlıyorum. “Sen ileride Paris’te dans edeceksin” diyorum. Sonra bir bakıyorum, gerçekten Paris’te dans ediyor.
‘BİZ SADECE YAŞLIYIZ’
◊ Paris’ten bahsetmişken… Kitapta Paris Opera Balesi’nden aldığınız ama kabul edemediğiniz tekliften bahsediyorsunuz. Bir pişmanlığınız var mı?
Bizde en fazla beş kast vardır. Principal dansçılarla başdansçılar aynı kategoride değildir. Principal dansçı her şeyi oynar, her tekniği yapar. Diğerleri bazı eserlerde başrol oynayabilir. Başbalerinle prima balerin de farklıdır. O zaman benden başka kimse yoktu. Haklı olarak da devlet, gişe rekorlarını bizimle sağlıyordu. Müdürlük gitmeme izin vermedi. O zaman üzülmüştüm. Ama bugün “İyi ki gitmedim” diyorum. Çünkü buradaki kalıcılık çok başka.
◊ Kitabınızda Türkiye’de baleye bakışın yıllar içindeki değişimini de görüyoruz. Siz bu dönüşümün tanıklarından biri olarak bugün ülkemizde baleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni nesli o kadar takdir ediyor ve beğeniyorum ki… Her biri dünya standartlarında. Yeni nesil koreograflar, dansçılar, kostüm tasarımcıları şahane. Hepsi birer elmas. Zaten her nesil bir öncekini geçecek. Geçmek zorunda. Eski nesil ilk geldiği günü, öğrenciliğini unutmaz ve o erdemle bakarsa hiçbir zaman “Bizim dönem daha iyiydi” demez, dememeli. Çünkü bizim dönem diye bir şey yok artık. Bizimki bitti. Yeni nesle merhaba derken ve onların yolunu açarken bugünü ve geleceği onların kuracağı bilinciyle yaklaşırsanız büyüklük diye bir şey kalmıyor. Biz sadece yaşlıyız.
◊ Bir balerini iyi balerin yapan şey nedir?
Başarı başkalarının gelip başınıza taktığı bir taç değildir. O tacı insan kendi emeğiyle hak etmelidir ki ömrü boyunca başından indirmesin. Ne kadar büyük olursanız olun; iyi bir insan değilseniz, erdemden yoksunsanız, paylaşmıyorsanız, kıskançsanız, hırslıysanız ve birilerinin üstüne basarak yükseliyorsanız aslında hiçbir şey değilsiniz. Bizim çocuklar birbirini çok sever. Ben aydınlık ülkemize, geleceğin aydınlık nesillerini yetiştirmenin büyük keyfini yaşıyorum. Hepsine de çok güveniyorum.

‘EKTİĞİM AĞAÇLARI TEK TEK ÖPÜYORUM’
◊ Kitapta Antalya, Kaş’ın sizin için ne kadar özel olduğundan bahsediyorsunuz. Yakında yine gideceksiniz…
İnsanın sevdikleriyle aynı gökyüzüne bakması, neresi olursa olsun çok güzel. Eskiden Kaş benim için ata toprağıydı. Şimdi kızımın (Sude) yaşadığı yer olduğu için daha kıymetli. Artık herkes orada değil. Onları yaşatan anılar, oturdukları koltuklar ve dinlediğim müzikler beni geçmişe götürüyor.
◊ Kaş’a özel rutinleriniz var mı?
İlk 15 gün evi yerleştirmekle geçiyor. Ektiğim ağaçların büyüdüğünü görmek, tek tek onları öpmek… Denizi seyretmek, özellikle deniz motorlarını izlemek… Orada saat diye bir şey yok.
◊ Kaş’ın aileniz için de önemli bir yeri var. Bugün onlar olmadan Kaş’a dönmek sizi zorluyor mu?
Hayır. Çünkü o sesler hiç gitmiyor. Uzun sofralarımızın bir gün biteceğini bildiğim için onları çok yaşadım, çok tekrar ettim. Birlikte olabildiğimiz kadar birlikte olduk. Şimdi artık hepimiz orada değiliz. Çok azımız kaldık. Oradaki bir bardak, bir vazo, bir müzik… Yine uzun sofralar kurulacak, bu kez yeni nesille. Biz de yaşlıları olarak
o sofralarda olacağız.

