Rüzgârla birlikte ağır ağır eğilip kalkan kırmızı gelinciklerin dansını, gökyüzüne uzanır gibi sonsuzluğa açılan ağaç dallarını ve her nefeste biraz daha içime işleyen, nemli toprağın o derin kokusunu zihnime ve bedenime hatırlatmak beni adeta şifalandırıyordu. Bu şifalanma hissiyle Romantik dönemin şairlerinden William Wordsworth (7 Nisan 1770 – 23 Nisan 1850) geliyor aklıma. Yol boyunca onun bakış açısını anlamaya, zihnimde onunla birlikte düşünmeye çalışıyorum.

William Wordsworth’ün yaklaşımı, doğaya ve insanın iç dünyasına derin bir dikkatle yönelir. Ona göre doğa yalnızca seyredilecek bir manzara değil; insanı canlı tutan, besleyen ve şekillendiren bir varlıktır. Wordsworth gibi düşünmek bana iyi geliyor. Yıllar önce bizi etkileyen bir manzarayı — buna aslında bir “doğa anı” demek isterim — şimdi gözümüzün önüne getirerek onu içimizde yaşatmayı ve ondan güç almayı sürdürebilir miyiz? Wordsworth tam olarak bunu, Alpleri zihninde yeniden canlandırarak gerçekleştirmiş; özellikle Lake District bölgesinde geçirdiği zamanlar, şiirlerine güçlü bir ilham
kaynağı olmuştur. Şimdi sizinle bir şiirinden kısa bir parça paylaşmak isterim:
“…çok daha derinlere işlemiş
yüce bir varlığın hissi;
batan güneşlerin ışığında yaşayan,
engin okyanusta ve canlı havada,
mavi gökyüzünde ve insanın zihninde;
düşünen her şeyi, düşüncenin her nesnesini
harekete geçiren bir devinim ve ruh,
ve her şeyin içinden akıp giden.”
Tintern Manastırı’nın Birkaç Mil Üzerinde Yazılmış Dizeler (1798)

Bu dizelerde Wordsworth, doğayı yalnızca bir manzara olarak değil; insanın zihniyle ve ruhuyla iç içe geçmiş, iyileştirici bir “ruh” olarak ele alır.
Peki bu “ruh”, yalnızca şairin dizelerinde mi varlığını sürdürür, yoksa bizim gündelik hayatımızda da kendini hissettirir mi? Bazen bir anın içinde, fark etmeden ona temas ederiz; doğa, sessizce yanımıza yaklaşır ve iç dünyamızla beklenmedik bir bağ kurar. Ben de böyle bir anla karşılaştım:
Bir gün hüzünlü bir anımda Datça’daydım ve gözlerimi önümde uzanan sonsuz denize odakladım. Doğa ortak oldu bana; o anki hüzünlü benliğimi sanki kucağında taşıdı. Hiçbir şey sormadan kabul etti beni, kırık yanlarımla, eksik cümlelerimle. İşte o an onun şifasını içimde hissettim. Yine hüzün vardı içimde ama daha dingin bir hüzün… İnsan olduğumu bana nazikçe hatırlatan, insana ait bir hüzün.

Belki de doğanın iyileştirici gücü, bize bir şey eklemesinden değil; içimizde zaten var olanı görünür kılmasından gelir. Gürültü azaldığında, dikkatimiz dışarıdan içeriye yöneldiğinde, hislerimizle daha sahici bir temas kurabiliriz. Doğa bu anlamda bir kaçış değil, bir hatırlayıştır; kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi ve neye ihtiyaç duyduğumuzu usulca fısıldayan bir alan.

Wordsworth, doğayla baş başayken yaşadığımız bazı anların içimizde ömrümüz boyunca silinmeyecek izler bıraktığına ve şehirde karşılaştığımız zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı olduğuna inanırdı… ve bu anları “varlığa kazınan anlar” olarak ifade ederdi. Ne zaman kendimi iyi hissettiren bir manzarada görsem Wordsworth’ün bu ifadesi içimde uyanacak ve beni besleyecek bir deneyime
sürükleyecek. Kendimizden yola çıkarak düşünürsek; şehrin karmaşıklığında bizi yüce hislerle buluşturan o doğada bulunduğumuz anı içimize yerleştirmeyi seçsek neler değişirdi?
Sizin de bunu deneyimlemenizi tavsiye eder, doğayla baş başa, huzurlu bir hafta sonu dilerim.
