Her sergiye erken gitmeyi severim. Kalabalık henüz mekânın sesini değiştirmeden, işler kendi başına konuşurken gezmek, ayrıntıları daha iyi duymayı sağlar. Tortu II’nin açılışına da bu yüzden erkenden gittim. Platform A’ya vardığımda Faruk Pehlivanlı, Elif Pehlivanlı Dündar ve Melis Aydoğmuş, her zamanki güler yüzleriyle ve iyi bir iş yapmanın heyecanıyla karşıladılar beni. Açılış öncesinin o tatlı telaşı içindeydiler; son düzenlemeler yapılıyor, işler yerli yerine oturuyor, sergi yavaş yavaş kendi bütünlüğünü buluyordu.
Bir sergiyi tam da bu anda gezmenin ayrıcalıklı bir yanı var. Henüz salon kalabalıklaşmamışken, bir kahve eşliğinde işleri dolaşmak, ayrıntılara daha yakından bakmak, serginin arka planını konuşmak ve bol bol sohbet etme şansı bulmak benim için günün en güzel yanlarından biriydi.
İçeri adımımı atar atmaz, zamanın yükünü ahşap gövdelerinde taşıyan fıçılarla göz göze geldim. Bir zamanlar üretimin, bekleyişin ve olgunlaşmanın belleğini taşıyan bu fıçılar, şimdi başka bir anlatının eşiğindeydi. Her birinin üzerinde zamanın izi vardı. Ahşabın damarlarında kullanımın bıraktığı yorgunluk, içinde geçmişten gelen bir tortu, yüzeyinde ise yeni bir hayata açılmanın heyecanı seziliyordu. Sanatçı eli değdiğinde eski işlev geri çekilmiş, yerini bambaşka bir kimlik almıştı.
Fıçılar artık yalnızca üretim sürecinin parçası olan nesneler değildi; belleğin, rengin, çizginin ve dönüşümün taşıyıcısına dönüşmüştü. Kimi renklerle çoğalmış, kimi çizgilerle yeni bir hikâyeye açılmış, kimi de kendi dokusunu koruyarak geçmişini bugüne taşımıştı. Serginin güçlü yanlarından biri de fıçıların yalnız bırakılmamasıydı. Her fıçıya, duvarda fıçı kapağı ölçüsünü çağrıştıran dairesel bir tuval eşlik ediyordu. Böylece bir zamanlar üretimin ve olgunlaşmanın belleğini taşıyan fıçılar, sanatçının dokunuşuyla yeniden dile gelirken; tuvaller de bu dönüşümün duvardaki yankısı gibi duruyordu.
“31 sanatçı, 31 fıçı, 31 tuval” fikri bu nedenle yalnızca sayısal bir birliktelik değil; ortak bir hafıza çalışması olarak okunmalı. Ankara, İstanbul, İzmir, Bodrum, Aydın ve Konya’dan sanatçıların katılımıyla büyüyen Tortu II, farklı kuşakları ve farklı sanat dillerini aynı kavram çevresinde buluşturuyor.
Tortu II, bu yıl Asiye Sarıoğlu, Aykut Öz, Bala Kavlakoğlu, Baran Kamiloğlu, Bekir Kıraç, Bilal Hakan Karakaya, Burak Erim, Büşra Aktekinoğlu Babat, Cansu Dinç, Cezmi Orhan, Erol Pelioğlu, Fatih Kızılcan, Filiz Pelit, Funda İyce Tuncel, Işın Nur Cicerali, Kadir Öztoprak, Mehmet Ali Doğan, Mehmet Babat, Mehmet Yıldırım, Mihriban Mirap, Mustafa Erol, Mustafa Sönmez, Nihat Kahraman, Nihat Kemankaşlı, Rukiye Epli Dede, Sibel Ünalan, Sinan Dağ, Şeniz Aksoy, Talat Ayhan, Tuğçe Diri ve Umut Karaman’ın katılımıyla izleyiciyle buluşuyor.
Bu geniş seçki içinde ben de rastlantısal olarak seçtiğim dört çalışmanın önünde biraz daha uzun durdum. Baran Kamiloğlu’nun “Umut” adlı çalışmasında, dairesel tuvaldeki kalabalık ve fırtınalı geçiş duygusu, fıçının yüzeyinde sarıların, turuncuların ve çizgisel hareketlerin içinde daha canlı, daha içerden bir enerjiye dönüşüyor. Burada umut, dingin bir bekleyişten çok, kalabalığın içinden yükselen bir direnç gibi duruyor.

Bala Kavlakoğlu’nun “Us Yasası” ise daha içe dönük, daha katmanlı bir yüzey kuruyor. Toprağı, pası, eski bir haritanın solmuş izlerini andıran tonlar, fıçının ahşap gövdesiyle neredeyse bütünleşiyor. Bu çalışmada sanatçının müdahalesi kendini yüksek sesle duyurmuyor; yüzeye siniyor, izleyiciyi yavaş bakmaya çağırıyor.

Nihat Kahraman’ın “Yeni Boyut Arayışı”nda renk daha atak, daha coşkulu. Dairesel tuvaldeki doğa, ağaç, figür ve hareket duygusu; fıçının üzerinde kırmızı, mor, yeşil ve sarı kuşaklarla genişliyor. Ahşap gövde burada yalnızca taşıyıcı bir yüzey olmaktan çıkıyor; neredeyse dönen, yaşayan, mevsim değiştiren bir alana dönüşüyor.

Funda İyce Tuncel’in “Karşı Sahilin Yüzleri Serisi” ise serginin figüratif damarını güçlü biçimde duyuran işlerden biri. Dairesel tuvalde iki kadın yüzüyle kurulan bakış, fıçının gövdesinde daha çoğul, daha sahneli bir anlatıya açılıyor. Figürler, ahşabın doğal dokusu ve metal çemberlerle birlikte eski bir hikâyenin içinden bugüne bakan tanıklara dönüşüyor.

Bu dört örnek bile Tortu II’nin yalnızca ortak bir malzeme üzerinden kurulmadığını göstermeye yetiyor. Her sanatçı, fıçı ile tuval arasında kendi dilini, kendi belleğini ve kendi ritmini arıyor. Aynı yüzey, her elde başka bir zamana, başka bir imgeye, başka bir duyguya açılıyor.
Sergide tortu, yalnızca üretim sürecinin sonunda kalan bir iz değil; zamanın, emeğin, bekleyişin ve dokunuşun bıraktığı derin bir anlama dönüşüyor. Her fıçı, geçmişte üstlendiği işlevi tümüyle terk etmiyor; onu sanatın diliyle yeniden kuruyor. Ahşabın yüzeyinde biriken iz, sanatçının müdahalesiyle başka bir zamana açılıyor.
Kavaklıdere geleneğinin kurucularından Cenap And’ın kültüre ve sanata bakışı da projenin arka planında hissediliyor. And’ın 1973 yılında kurduğu Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, yıllardır Türkiye’de klasik müziğin gelişmesine, genç sanatçıların desteklenmesine ve müzik kültürünün yaygınlaşmasına önemli katkılar sunuyor. Tortu II de bu kültürel sürekliliğin görsel sanatlar alanındaki yeni halkalarından biri gibi görülebilir. Burada fıçılar, doğrudan bir tanıtım nesnesi olmaktan çıkıyor; zamanın, dönüşümün ve sanatın taşıyıcısına dönüşüyor.
Tortu II’ye bakarken insan şunu düşünüyor: Bazı nesneler görevini tamamladığında bitmez. Doğru bir bakışla yeniden söz almaya başlar. Bu sergide de öyle oluyor. Meşe fıçılar, içlerinde sakladıkları zamanı sanatın diliyle dışarı çıkarıyor. Tuvaller ise bu dönüşümün güçlü eşlikçileri olarak sergiyi tamamlıyor.
Platform A Sanat Galerisi’nde 10 Mayıs’a kadar izlenebilecek Tortu II, yalnızca görülecek bir sergi değil; zaman, emek, dönüşüm ve belleğin iç içe geçtiği özel bir karşılaşma alanı. Her fıçı, yeniden yaşamaya başlamış bir nesne gibi duruyor orada. Her tuval de onun yanında, bu yeni yaşamın rengini tutuyor.