Epstein dosyaları ve medya: “Gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni örneği”

ABD Adalet Bakanlığı, Şubat 2026’da kadınlara ve reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve insan ticareti suçlarından mahkûm edilen ABD’li iş insanı Jeffrey Epstein’e ait yaklaşık üç buçuk milyon belgeyi Kongre kararıyla kamuoyuna açtı. 2019’da yüksek güvenlikli hapishane hücresinde ölü bulunan ve ölümünün intihar olduğu açıklanan Epstein ile hâlihazırda suç ortağı olduğu iddiasıyla Britanya’da yargılanan eski partneri Ghislaine Maxwell’in, dünyanın önde gelen siyasetçileri, iş insanları ve kamuoyuna mal olmuş kişilerle kurduğu ilişkiler bu belgelerle daha görünür hale geldi. Yazışmalar, bireysel bir istismar vakasının ötesinde, farklı ülkelerin nüfuzlu aktörleriyle oluşturulan ağın niteliğine ilişkin ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirdi.

Yazışmaların bir bölümü, Epstein hakkında pedofili iddialarının kamuoyunda tartışıldığı döneme, bir bölümü ise kız çocuklarına yönelik cinsel istismar suçlarından mahkûm edilmesinin sonrasına denk geliyor. Bu durum, Epstein ile temasını sürdüren kişilerin, kamuoyuna yansıyan suçlamalara rağmen neden ilişki kurmayı seçtiklerine dair önemli soruları gündeme getiriyor. Belgeler parça parça erişime açılırken, dünya genelinde gazeteciler kimlerin, hangi amaçla ve beklentilerle bu ilişki ağına katıldıklarını ortaya çıkarmak için yoğun bir çalışma yürütüyor.

Uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandıran Epstein dosyaları, Türkiye medyasında nasıl karşılık buldu? Belgelerde adı geçen Türkiye bağlantılı isimler hangi çerçevede haberleştirildi? Medya kuruluşları üzerine düşen sorumlulukları yerine getirebildi mi?

Gazeteci ve medya ombudsmanı Faruk Bildirici, belgelerin sunuluş biçimini eleştirerek bunu “gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni örneği” olarak nitelendirdi. Araştırmacı Ahmet Sabancı ise dosya etrafında yapay zekâ destekli bir şekilde dolaşıma sokulan dezenformasyon içeriklerine dikkat çekerek uyarılarda bulundu.

Türkiye medyasında, Epstein dosyaları büyük ölçüde ABD merkezli skandal ve suçlar silsilesi olarak ele alınıyor. Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, suçların çoğu mekânsal olarak ABD’de gerçekleştiği için bu yaklaşımın doğal olabileceğini, ancak dosyanın yalnızca ABD boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söylüyor.

İşlenen suçların ve suç ortaklarının ABD ile sınırlı olmadığını hatırlatan Bildirici, sürecin tüm aşamalarıyla ve uluslararası bağlantılarıyla birlikte haberleştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Bildirici’ye göre Türkiye açısından asıl önemli mesele ise, dosyada adı geçen Türkiye bağlantılı kişilerin, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ağı içinde nasıl bir konumda yer aldıklarının araştırılması.

“Belgelerin incelenmesi için medya kuruluşlarının özel birimler, masalar kurması gerekli,” diyor Bildirici. “Sonra da Türkiye’den isimlerin, politikacıların, gazetecilerin ya da kimi ünlülerin o belgelerde adlarının nasıl geçtiği, suçla ilişkili olup olmadıkları incelenip, toplumun ona göre bilgilendirilmesi eleştirel ve bağımsız gazeteciliğin gereğidir.”


“Sadece adı geçenlerle yazışması olanlar ayrı kefeye konulmalı”

Bildirici ayrıca, Epstein dosyalarına ilişkin bu süreçte yayımlanan bazı haberlerin yeterince çalışılmadan hazırlandığını ve bunun gazetecilik reflekslerindeki zayıflamayı açık biçimde ortaya koyduğunu belirtiyor. “Bugüne değin ilk günlerde ‘adı geçenler’ diye Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Egemen Bağış, Fettah Tamince ve Mücahit Ören’in adlarını sıralayarak, üstünkörü yapılan birkaç haberi saymazsak, o isimlerin belgelerde nasıl geçtiğine dair ayrıntılı, iyi çalışılmış, araştırılmış haberler yayımlanmadı,” diyor Bildirici. “Bu büyük bir eksiklik. Son yıllarda gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni bir örneği.”

Bildirici’nin vurguladığı gibi, kamusal kişilerin isimlerini açıklamakla yetinmek yerine, Epstein belgelerinde hangi bağlamda yer aldıklarının dikkatle araştırılması ve ayrıntılı biçimde ortaya konması önem taşıyor. Bildirici, doğru bilgilerin gazetecilik ilkelerine uygun bir dille ve ilgili tarafların görüşlerine de yer verilerek aktarılması halinde, haberlerin kişileri peşinen suçlu ilan etmek gibi bir sonuca yol açmayacağını vurguluyor. Böylece, kimseyi zan altında bırakmadan medyanın üzerine düşen toplumu bilgilendirme görevini yerine getirebileceğinin altını çiziyor.

Bildirici, belgeler haberleştirilirken bağlamın korunmasının önemine de işaret ediyor. “Burada kamuya açık faaliyetleri nedeniyle sırf adı geçen, bu suç ağı ile bağlantısı olduğuna dair hiçbir veri olmayan insanlar ile bu suç ağının tepesindeki isimlerle yazışmalarda bulunmuş, ilişki geliştirmiş insanları ayırmak zorunludur,” diyor Bildirici. “Dikkat edilmesi gereken, sadece adı geçenler ile ilişkisi-yazışması olanları aynı kefeye koymamak. Tabii bu kişilerle görüşüp karşı görüş almayı sonuna kadar denemek ya da açıklaması varsa habere eklemek de haberlerin en önemli unsuru, tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz gerektiğinde verilen karşı görüş ya da açıklamaların doğruluğu da araştırılabilir.”


Yapay zekâ çağında
gazetecilik: Teknik ve eleştirel okuryazarlık gereksinimi 

ABD Adalet Bakanlığı’nın yüz binlere belgeyi aynı anda erişime açması, bu yazışmalarla ilgili sosyal medya platformlarında çok sayıda manipülatif bilginin dolaşıma sokulmasına da neden oldu. Özellikle X gibi herkese açık mecralarda, Epstein dosyalarından alınan görüntüler yapay zekâ ile oluşturulmuş görsellerle birleştirilerek dezenformasyon içeren paylaşımlar yapıldı.

Araştırmacı Ahmet Sabancı, yapay zekânın manipülasyon ve propaganda amacıyla kullanılmasının giderek daha büyük bir risk oluşturmasının başlıca nedenlerinden birinin teknolojinin çok hızlı gelişmesi olduğunu söylüyor. Bu hızın, olası risklere karşı öngörü ve hazırlık geliştirmeyi zorlaştırdığını; ayrıca birçok kişinin bu teknolojiyle neler yapılabileceğini yeterince bilmemesi nedeniyle manipülasyon yöntemlerine karşı hazırlıksız kaldığını belirtiyor. “Bütün bunları günümüz bilgi ekosisteminin mevcut sorunlarıyla birlikte düşündüğümüzde, karşı karşıya kalabileceğimiz potansiyel tehlikelerin arttığını görüyoruz,” diyor.

Yapay zekâ ile oluşturulan görsellerin diğerlerinden ayırt edilmesi mümkün. Sabancı, iki yoldan bahsediyor: Teknik araçlar ve eleştirel analiz.

“Büyük yapay zekâ modellerinin hemen hemen hepsi ya watermark [filigran] gibi doğrudan görseli işaretleme yoluyla ya da görselin metadata kısmına model ile üretildiğini belirten veriler ekleyerek, bunlara yapay zekâ üretimi olduğunu tespit etmemizi kolaylaştıran izler bırakıyor,” diyor Sabancı. “Mesela Google’ın ‘Gemini’ adlı yapay zekâ uygulamasıyla üretilen görsellerin alt köşelerinde gördüğümüz elmas sembolü bu tarz watermark işaretlemelerinin bir örneği. Aynı zamanda yapay zekâ teknolojilerini geliştiren şirketlerin kullandığı daha gömülü veri temelli ‘SynthID’ gibi birtakım yöntemler de mevcut.”

Sabancı, özellikle büyük teknoloji firmalarının yapay zekâ okuryazarlığını kolaylaştıran uygulamalar geliştirdiğine dikkat çekiyor. “Google bu konuda kolaylaştırıcı bir adım daha atarak, Gemini üzerinden görsellerin bahsettiğim verilere dayanarak yapay zekâ üretimi olup olmadığını kontrol etmenize de imkân tanıyor.”

Ancak asıl sorun, manipülasyon amacıyla dolaşıma sokulan görseller. Bu tür durumlarda, yani yapay zekâ üretimi içeriklerin ayırt edilmemesi için bilinçli biçimde çaba gösterildiğinde, teknolojik doğrulama araçları tek başına yetersiz kalabiliyor. “Bu teknolojilerin yeterince yaygın kullanılmaması ya da kötü niyetli aktörlerin uygulamaların bıraktığı izleri silmek için yöntemler geliştirmesi bizi ikinci bir aşamaya, eleştirel analize yöneltiyor,” diyor Sabancı.

Sabancı’ya göre sansasyonel içerikli görsellere mutlaka şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. “Çoğu zaman bu tür görsellerle sosyal medya platformlarında ya da yeterli bilgi ve bağlam sunmayan internet sitelerinde karşılaşıyor ve anlık bir tepki veriyoruz. Oysa bunun yerine görselin bağlamını ve hem içerik hem de sunulduğu çerçeve açısından gerçeklikle tutarlılığını sorgulamak, anlık bir tepkiyle hareket etmemek gerekiyor,” diyor Sabancı. “Örneğin, sosyal medyada bu tür şüpheli bir görselle karşılaştığınızda hemen tepki göstermek yerine, görsele daha dikkatli bakmak, güvenilir haber kaynaklarında veya doğrulama platformlarında konuyla ilgili bir içerik olup olmadığını kontrol etmek gibi alışkanlıklar geliştirmek mümkün.”


Dezenformasyon sorunu yalnızca doğrulama boyutuyla sınırlı değil

Peki burada gazetecilere nasıl bir rol düşüyor? Sabancı’ya göre gazetecilerin duygusal veya ideolojik yaklaşarak hareket etmesi, bu tür görsellerle manipüle edilmelerine ve beraberinde bu manipülasyonu yaygınlaştıran bir aracıya dönüşmelerine neden olabiliyor.” Gazetecilerin bu ortamda daha da eleştirel olması ve bu tür duygusal reflekslerini kontrol edebilmesi şart,” diyor.

O halde gazetecilik, dezenformasyonla mücadele açısından nasıl bir işlev görmeli? Sabancı gazeteciliğin hem görsel hem de işitsel medya ile olan ilişkisini, ve bunları kanıt olarak kullanma şeklini tamamen gözden geçirmesini gerektiren bir döneme girdiğimiz görüşünde.

“Fotoğraf ve videonun icadından bu yana, bu görsel içerikleri manipüle etmenin yollarını da geliştirdik. Ancak buna rağmen, 20. yüzyıldan beri herhangi bir şeyin fotoğrafının veya videosunun olması, onun gerçekliğine dair en büyük kanıt olarak kabul ediliyordu. Üretken yapay zekâ teknolojinin geldiği noktayla birlikte artık bu önkabulden tamamen vazgeçmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyoruz,” diyor Sabancı. Bunun hiç de kolay bir dönüşüm olmadığını da vurguluyor: “Yapay zekâ alanındaki bu gelişimin 2010’ların ikinci yarısından bu yana gazeteciliğe olan genel güveni ciddi bir şekilde sarsan politik ve toplumsal dönüşümlerin üzerine gelmesi, özellikle gazetecilik etiği alanında çok daha derin bir tartışmayı ve hatta ciddi bir yenilenmeyi mecburiyet hâline getirdi.”

“Diğer yandan dezenformasyon ve manipülasyon konusunda gazeteciliğin artık önemli bir gerçeği kabul etmesi lazım,” diyor Sabancı. “Bu tartışmaların ilk başladığı günden bu yana soruna bir doğrulama, gerçek bilgiye ulaşma ve onu insanlara ulaştırma ekseninde bakıldı. Bu yaklaşım değerli olsa da, sorunun temelinde yatan ideolojik ve psikolojik faktörleri tamamen görmezden geliyor.”

Sabancı bilgi kontrolü ve doğrulamanın, dezenformasyon sorununu çözmediği gibi, yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte manipülatif içeriklerle başa çıkmakta çok yetersiz bir yaklaşım olarak kalacağını vurguluyor: “Dezenformasyonla mücadeleyi ‘propagandayı doğrulamaya çalışmak’ gibi etkisiz bir yaklaşımın ötesine taşımak gerekiyor. Bu tür içeriklerin üretiminin ve paylaşımının arkasında yatan ideolojik ve duygusal sebeplerin merkeze alındığı, sorunun köküne odaklanan bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyoruz. Yapay zekânın hızlı gelişimi, eğer yeni hızla bir yaklaşım geliştirilmezse, sorunun ne kadar büyüyebileceğinin en net işareti.”