25 Nisan sabahı… Çanakkale’de kara harekâtının başladığı o saatler, arşivlerde rakamlarla, raporlarla, haritalarla anlatılır. Ama bazen bir savaş, bir evin içinde, bir masanın üzerinde duran eski bir kâğıtta daha yakından hissedilir.
27. Alay Komutanı Gazi Binbaşı Halis Bey’in torunu Serdar Halis Ataksor’un evindeyim. Kapıdan içeri girer girmez bir arşive değil, bir hafızaya adım atıyor insan. Duvarlarda fotoğraflar, çekmecelerde sararmış belgeler, bir vitrinde özenle korunmuş nesneler… Her biri bir hikâyenin kapısını açıyor.

Binbaşı Halis Bey
Gösterdiği ilk şey, dedesinin 25 Nisan sabahı çizdiği bir kroki. “Mavi alan düşmanın karaya çıktığı yer,” diyor. Parmağıyla işaret ediyor: “Burası da bizim mukavemetimiz…” Bir subayın hem savaşan hem kaydeden zihnini gösteriyor adeta. Kâğıda eğiliyorum.
“Dokunabilir miyim” diye soruyorum. İzin veriyor.
O an, tarih bir anlatı olmaktan çıkıyor, somut bir şeye dönüşüyor. Bir sabahın telaşını hissediyorum. Fotoğraf albümünü açıyoruz. Sayfalar arasında ilerledikçe zaman da geriye doğru akıyor. Bir karede, 25 Nisan sabahı cepheye ilk giden askerler var. “Yaralı olanlar…” diyor. Bir başka fotoğrafta 27. Alay’ın subay kadrosu. İsimler tek tek sayılıyor ama yüzler daha çok şey anlatıyor.
Bir çekmeceden çıkarılan çizim, Halis Bey’in Mustafa Kemal portresi. “Asker kişiliğinin ötesinde sanatkâr bir karakteri de var” diyor Ataksor.
KUŞAKTAN KUŞAĞA
Söyleşi ilerledikçe hikâye genişliyor ama hep bir mesafe kalıyor. Anlatılanların çoğu doğrudan değil, kuşaklar arasında aktarılan parçalar:
“Babamdan dinledim” diyor. “O da babaannemden…”
Bu kopukluk, aslında anlatının en gerçek yeri. Çünkü Çanakkale, biraz da eksik hatırlanan, parçalar halinde taşınan bir hafıza.
Ataksor’un gençlere bir mesajı var: “Çanakkale ruhunu doğru kaynaklardan öğrensinler. Hurafelere değil, belgelere baksınlar.”
Ama bu evden çıkarken akılda kalan, bir mesajdan çok bir his belki de. Bir sabahın, bir insanın ve geride bıraktığı izlerin peşinden gitme hissi.
