79.Cannes Film Festivali’nden notlar: Bireysel tercihler toplumsal gerçekler

Bir filmin, festivalde ne zaman programlanacağı da pazarlık konusu olabilir. Yönetmenler, özellikle de yapımcılar, genellikle ilk ya da son günleri pek istemezler. Festival yönetimi ise temasal birliktelikler, yeri geldiğinde de tezatlıklar oluşturmayı sever…

Altın Palmiye adayı ilk filmlerin ortak noktası eşcinsellik olmuştu. Önceki yazımda değindiğim Koji Fukuda’nın içtenci yapıtı “Nagi Notes” ne kadar mesafeli, şiirsel ve minimalist bir sinema dili sergiliyorsa, ardından izlediğimiz Fransız kadın yönetmen Charline Bourgeois-Tacquet”nin (1986) kamerası o kadar yakın, hızlı ve sıcak bir yaklaşım sergiliyordu: “Bir Kadının Yaşamı”, temel derdi bu olmasa da yine iki yetişkin kadın arasındaki eşcinsel tutkuya önemli bir yer verirken biçimsel açıdan pek de iddialı olmayan diliyle, toplumsal gerçekçiliğin hoş bir örneği olmanın ötesine gidemiyordu. Film, özellikle başroldeki kadın oyuncu Léa Drucker’in derinlikli yorumuyla dikkat çekmekteydi. Bir devlet hastanesinde servis şefi olan, yaşı ellilerine gelmiş kadın cerrahın portresini, başarılı iş yaşamıyla, dalgalı özel hayatı arasında gidip gelerek çizen öykü, işlediği yan temalar ve içerdiği toplumsal eleştiri dozuna karşın pek göz doldurmuyor, kadın oyuncu ödülü dışında iddialı olabileceği bir özgünlük içermiyordu.

TARİH VE SİYASET…

İlk günlerin en iyisi Pawel Pawlikowski (1957) oldu. Polonya sinemasının özgün adı Pawlikowski, 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü alan Alman yazar Thomas Mann’ın, 2. Dünya Savaşı sonrasında, 15 yıl süren bir ayrılıktan sonra ülkesine yaptığı kısa yolculuk sırasında yaşadıklarını, yalın ve etkin bir dille anlatıyor. Nazizmin yükselişiyle, önce Fransa’ya sonra da İsviçre’ye sığınan, ardından da ABD’ye yerleşen Thomas Mann, 1949 yılında ilk kez geri döndüğü Almanya’da katıldığı toplantılarda kendisine yöneltilen soru ve eleştirilere karşı hazırlıklıdır. Sandra Hüller’in pürüzsüz yorumuyla ağırlık kazanan Erika Mann, hem babasının en yakın destekçisidir hem de yeri geldiğinde, en acımasız suçlamaları yüzüne karşı sertçe dile getirir. Kendisine verilen Goethe Ödülü’nü almak için, savaş sonrasında Rusların etki alanına girmiş bölgeleri de ziyaret ederlerken Thomas Mann’ın büyük oğlu, yazar Klaus Mann’ın intihar ettiği haberini alırlar.

Pawel Pawlikowski’nin, belgesel özellikler içeren tarihi film türündeki “Fatherland” (Anavatan) ile, gelecek cumartesi akşamı yapılacak ödül töreninde sahneye çıkacağını kolayca öngörebiliriz. Siyah-beyaz çekimi, özenli kamerası, klasik sinema dili ve tüm fazlalıklardan arınmış etkin mizanseniyle ilk günlerin en başarılı yönetmeni oluyor Pawlikowski.

HEM FRANSIZ, HEM DE JAPON FİLMİ

Ödül gecesi, Japon sinemasının yeni kuşak ustalarından Ryusuke Hamaguchi’nin (1978) adını da duyabiliriz. Fransa’da, Fransız ve Japon oyuncularla çekilmiş çift dilli bir film olan “Birdenbire”, önemli bireysel ve toplumsal sorunları işlerken o sorunların gerisindeki siyasi boyutu da göz ardı etmeyen, ciddi bir yaratıcı çalışmanın ürünü. Hümanist içeriğiyle son derece duyarlı, politik bakış açısıyla da didaktik olmayı göze alacak kadar köktenci bir toplumsal sinema örneği.

“Ne yazık ki biraz da fazla didaktik!” diyenler de olacaktır. Ancak bazı gerçeklerin, kimi saptama ve analizlerin kafamıza girebilmesi için bir tık daha didaktik olmak gerekmiyor mu acaba?

Paris’te, Alzheimer hastası yaşlıların kaldığı huzurevinin, Japonya’da antropoloji eğitimi almış Fransız müdiresi (Virginie Efira) ile kanserle boğuşan tiyatro yönetmeni, Sorbonne’da felsefe okumuş genç Japon kadın tiyatro yönetmeni arasındaki dostluk bağlarının, paylaşılan acıların, dünyamızın değişik halleriyle ilgili düşüncelerin, Marksist felsefenin yönlendirdiği ekonomik düzen çözümlemelerinin izlerini süren “Birdenbire”; hem bireysel hem de toplumsal düzeylerdeki ciddi sorunların üzerine giden, sağlam bir (tanımın en geniş anlamıyla) politik sinema örneği.

FARHADİ’DEN DÜŞ KIRIKLIĞI

İran sineması bu yıl da Altın Palmiye alarak bir ilk gerçekleştirebilir mi acaba, diye soranlar düş kırıklığına uğradılar. Cannes’da ana seçkiye dördüncü kez katılan Asghar Farhadi (1972), Fransa’da, Fransız oyuncularla, hem de Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel ve Pierre Niney gibi tanınmış güçlü oyuncularla çektiği “Koşut Öyküler”de beklenen yeni soluğu getiremedi. Yine de sekiz yıl önce İspanya’da çektiği “Herkes Biliyor”dan (Todos lo saben) daha başarılı bir film imzalıyor Farhadi bu kez ancak o hayran kaldığımız incelikli senaryoları düzeyine çıkamıyor. İran hikâyeleri anlattığında ne kadar parlak ve kıvılcımlı olabiliyorsa bir Fransız hikâyesinde yer yer sıradanlaşan yüzeyselliğe düşmekten kurtulamıyor.

Jafar Panahi’nin, film çekebilmek için, hapse girmek riskini bile göze alarak yeniden İran’a dönmekle, ne kadar doğru bir karar aldığını düşünmemek elde değil.

Author: Yusuf Arslan