79.Cannes Film Festivali’nden notlar: Direniş, özgürlük ve demokrasi dersleri!

Sonunda aradıklarımızı bulduk. Her yıl, sayılarının çok olmasını dilediğimiz; uzun soluklu, heyecan verici, çarpıcı filmler, bu kez Doğu Avrupa sinemalarından geldi. Son günlerin en iyileri, Christian Mungiu, Andrey Zvyagintsev ile Laszlo Nemes oldular.

Önce, basın seansında bile içtenlikle alkışlanan Romen yönetmen Cristian Mungiu’ya (1968) ikinci kez Altın Palmiye getirecek güç ve sağlamlıkta, son derece yoğun ama berrak bir angaje sinema örneği olan “Fiyort” ile başlayalım.

Senaryosu gerçek olaylardan yola çıkarak yazılmış olan “Fiyort”u temelde, “otorite ile özgürlük arasındaki kaçınılmaz çatışmanın, gelişmiş demokratik bir toplumda yarattığı tezatlar” olarak okumak gerekiyor.

Romanyalı mühendis baba ile Norveçli eşi, sonuncusu daha süt emen, en büyüğü ise ortaokul öğrencisi olan beş çocuğuyla birlikte, Norveç fiyortlarındaki bir kasabaya yerleşip sakin bir yaşam sürmek isterler. Ancak kültürel ve dinsel farklılıklara, bu tutucu ailenin çocuk eğitimi konusunda benimsediği sert dinsel prensipler de eklenince gelişmiş, zengin, demokratik, laik bu topluma uyum sağlamaları olanaksızdır. Üstelik Evanjelist kilisenin sadık müdavimleri olarak, kamu kurumlarındaki laik ortama da ters düşmektedirler. Sonuçta, çocuklarına şiddet uyguladıkları iddiasıyla mahkemelik olurlar ve bebekleri dahil beş çocuk da evlerinden alınarak soruşturma süresi boyunca başka ailelerin yanında “koruma”ya alınırlar.

SEYİRCİYE HAFİF TOKAT

Çocuk hakları, Norveç’te kutsaldır. Küçük bir tokat atmak bile şiddet uygulamak anlamına geldiğinden, imkânsızdır. Çocukları Koruma Merkezi sorumluları ve savcı, temel çocuk haklarına uymayan ebeveynler için genelde çok acımasızdırlar. Rumen baba, çareyi, Romanya ve ABD’deki aşırı tutucu çevreleri harekete geçirmekte bulur, kuvvet dengesini uluslararası sahnede kendi lehine çevirmeye çabalamaktadır. Kültürel ve felsefi farklılıklar, siyasi kutuplaşmalara giden yolu açmıştır.

Cristian Mungiu, tertemiz, soğuk ve keskin anlatım diliyle, berrak bir yoğunluk kazandırdığı “Fiyort”ta taraf tutmamaya çok özen gösteriyor. Herkesi, kendi tavır ve tepkileriyle baş başa bırakıyor. Seyircisine hafifçe tokat atıyor sanki. Kırılgan ve kendini beğenmiş izleyiciler, “Sinemasal şiddete maruz kaldık” gerekçesiyle dava bile açabilirler yönetmene ! Yaşadıkları ülke, böyle bir girişime imkan veriyorsa tabii.

Başka bir açıdan bakarsak, Mungiu sanki özellikle, herkesi kızdıracak, hiç kimseyi dolu dolu sevindiremeyecek kadar çok katmanlı dört boyutlu (zaman, coğrafya, siyaset ve toplumsal inançlar) eleştiri dozu yüksek, dürüst bir film yapmış. Hepimiz, her görüşten, her inançtan ya da inançsızlıktan yana olan, her ütopyadan ya da distopyadan oburca beslenen, çağdışı kalmış ya da çağdaş olduğunu sanan bizler; hepimiz, ağzımızın payını alıyoruz. Daha doğrusu, irili ufaklı bağnazlıklarımız, genel hoşgörüsüzlüğümüz, tepkisizliklerimiz, kaytarmacılığımız, önyargılı tavırlarımız, çok renkli öfkelerimiz, bastıramadığımız o içsel şiddet, küçük bencilliklerimiz, büyük ihanetlerimiz, saflığımız ya da kurnazlığımız, yanılgılarımız ve temeldeki çaresizliğimiz, açık seçik perdeye yansıdığı için çok rahatsız oluyoruz belki de.

“Fiyort”, ödül listesinde kendine herhalde bir yer bulacaktır ama işte tam da bu nedenlerle, tümüyle özgür ve “tarafsız” olduğu için, en tepeye çıkmakta zorlanabilir.

Fiyort.

LASZLO NEMES, VE NAZİ VAHŞETİ…

İlk filmi “Saul’un Oğlu” (2015) ile ciddi ses getiren Macar yönetmen Laszlo Nemes (1977), yine 2. Dünya Savaşı gerçeklerine el atıyor. O kendine özgü estetizm eşliğinde, kapalı mekânlarda dans eden kamerası, bu kez tarihi bir olayı, Fransız Direniş Hareketi’nin lideri Jean Moulin’in, 1943 yılı haziran ayında Lyon’da yakalanıp Gestapo şefi Klaus Barbie tarafından işkence altında sorgulanma sürecini anlatıyor. Senaryo, temelde tarihi gerçeklere sadık kalmış olsa da, “Moulin”, belgesel sinemanın çok ötelerinde yer alan, benzeri olmayan, tarihsel trajedi diyebileceğimiz türden farklı bir film.

Olağanüstü bir direnişçi lider olan Jean Moulin ile, 1983’te yakalanıp Fransa’ya getirilen ve Fransa’da yargılanan (yaşam boyu hapis cezasına çarptırılan) Klaus Barbie arasındaki psikolojik bilek güreşini izliyoruz aslında. Bu iki güçlü karakterin simgeledikleri iyilik/ kötülük saygınlık/rezillik, hümanizma/vahşet gibi tezatlıklar, görsel bütünlüğü çarpıcı akademik bir sinema diliyle gözler önüne seriliyor.

Bir noktada, savaş gerçeklerinin ve koşullarının her taraf için benzer olduğunu; temelde, her tür vahşete alet olacak eğilimlere sahip insanların her koşulda rahatça ve bolca bulunup kullanılabildiğini hatırlatan Laszlo Nemes de şematik yaklaşımlardan uzak durmuş; manikeizmin tuzaklarına düşmemiş. İki güçlü karakteri sahneye koyarken nefret duygusu oluşturmanın kolaylığından kaçmış. Önemli bir kahramanın portresini yüceltmenin, anlaşılabilir hatta beklenen çekiciliğine de kapılmamış Cristian Mungiu.

Bu arada, Jean Moulin’i yorumlayan Fransız oyuncu Gilles Lellouche’un, ödül alabilecek yoğunlukta bir performans sergilediğini de unutmayalım.

Author: Yusuf Arslan