Bu hafta içi görülmeye başlanan “casusluk davasında”, ara karar kapsamında tutukluluğunuzun devamına karar verildi. Bu karar hakkında neler söylersiniz? İBB Davası’ndaki 13 numaralı eylem kapsamında da de benzer bir suçlamaya karşı savunma yapmıştınız.
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği tutukluluk halinin devamı kararı ile sözde casusluk davasının gerçek mahiyeti bir kez daha görülmüştür: Ortada, casusluk iddiasını açıklığa kavuşturmak gibi bir çaba yoktur, hiç de olmamıştır. Siyasi maksatlarla kurgulanmış bir davada, olmayan delillere karşı, yapmadığımız bir eylemden dolayı, olmayan bir suçu işlemediğimizi anlatmaya çalışıyoruz.
Hukuk tarihinde suçun ve suçlunun peşinen ilan edilip sonra delil bulmaya girişildiği kara dönemler hep olmuştur. Dreyfus Olayı bunun en sembolik örneklerinden biridir. Siyasal atmosferin somut delillerin önüne geçtiği yerde yargı; gerçeği aramaz, adalet dağıtmaz, yalnızca “olağan şüphelilerin” cezalandırılmasına “hukuki” görüntü vermeye çalışan bir yapıya dönüşür.
Ceza hukuku, “muhtemelen suçlu” hissiyle değil; hukuka uygun, denetlenebilir ve güçlü delille çalmalıdır. Mahkeme, bu ara kararı ile aslında iddianamenin delillerinin güçlü olmadığını itiraf etmiş oldu.
Benimle toplamda 3-4 kez yüz yüze görüşüp 7-8 WhatsApp mesajı göndermiş, Ekrem İmamoğlu ile de sadece fotoğraf çektirmiş Hüseyin Gün’ü, milletin zekasıyla alay eder gibi, İmamoğlu Çıkar Amaçlı Örgütü’nün yöneticisi olarak tanımlayan bir şema ile iddianame yazarsanız, bunlar olur. İBB Davası’nda da eylem 13 gibi, çöken o kadar çok eylem var ki, ben mahkeme heyeti bu davayı nasıl sürdürecek merak ediyorum. Örneğin geçen hafta, “en büyük vurgunun yapıldığı, en fazla kamu zararının meydana geldiği” alan olduğu iddia edilen, iddianamenin merkezinde yer alan Cebeci Maden Sahasıyla ilgili eylem de çöktü.
Casusluk davası, İBB Davası’ndan da hakikat dışı ve absürt bir dava. Çok kısa bir iş ilişkisinden, sonuçsuz kalmış ve 6,5 yıl önce tümüyle tarafımızdan sonlandırılmış bir proje satış çabasından casusluk çıkarmak devlet ciddiyetine de milli güvenliğe de yargı adabına da uymaz. Casusluk iddianamesi o kadar kurmaca, o kadar kötü bir senaryo ki metni yazanların hayat boyu gurur duymayacakları sonuçlara neden olacak.
İBB Davası’nda iki ay geride kaldı. 400 günü aşan tutukluluk sürecinin ardından mahkeme karşısına ilk çıktığınız anı ve davanın bugüne kadar olan seyrini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İBB davası büyük sanık sayısına, dört bin sayfayı bulan iddianamesine, on binlerce sayfayla tarif edilen eklerine ve ülke gündemini bir yılı aşkın bir süre yoğun bir şekilde işgal etmesine rağmen bomboş bir dava. Böylesine boş bir davada, haksız ve hukuksuz yere tutuklanmışsanız önce “bir yanlışlık var bu işte” diye düşünüyorsunuz. Milyonlarca vatandaş gibi, siz de “ortada bir yanlışlık olmasa, bunlar başıma gelmezdi” diye düşünüyorsunuz. Yargı mercilerine dilekçe üzerine dilekçe yazıyorsunuz; yüzlerce delilden oluşan itirazlar yapıyorsunuz ama tüm bu çabaların dinlenmediğini, size kimsenin kulak vermediğini görüyorsunuz.
İşte o zaman bu devletin, bu yargı sisteminin adaletine dair içinizde kalmış umut kırıntıları da uçup gidiyor. Devletin ve yargı sisteminin, bazı yurttaşlara karşı komplo kurabilecek, suçsuz insanların başına çorap örebilecek konumdaki kişiler tarafından dejenere edildiğini anlıyorsunuz.
Uzun süre, önümde olanca çıplaklığıyla duran bu hakikati kabul etmek istemedim. Ama ne yazık ki, bugün ülkemiz bu durumda. İktidara aday olan ve kazanma ihtimali de iktidardakilerin uykularını kaçıran Ekrem İmamoğlu’nun oyun dışına atılması için kurgulanmış olan bu dava, sadece siyasi bir dava olmasıyla değil, hukukun ve adaletin iğdiş edildiği sorgulama ve kovuşturma yöntemleriyle de tarihimize bir utanç davası olarak geçecek. Anlaşılan, belirli bir siyasi kurguya uygun olarak hareket ediliyor ve yavaş gidilmek isteniyor. O zaman da kanunların bir anlamı kalmıyor. Bugüne kadar 9 No’lu Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan sanıklardan sadece bir kişinin tahliye edilmiş olması manidar. Her bir duruşma günü ifade veren diğer tutuklu arkadaşların hikayelerini dinleyince, keyfiliğin, hukuksuzluğun ve zorbalığın geldiği seviyeye inanamıyorsunuz. Duruşmalarda şahit olduğunuz haksızlıklara ve zulme dayanamıyorsunuz.
İBB Davası’ndaki savunmanızda “Müesses medya bana, aileme saldırıyor. 100 milyar dolar bütçem olsa ve kampanya yapsam bu kiri temizleyemem” ifadelerini kullandınız. Burada kullandığınız müesses medya terimine yönelik neler söylersiniz? Cezaevi, medya okur-yazarlığı konusundaki algı ve düşüncelerinizi değiştirdi mi?
Son 25 yılda kamu fonlarıyla fonlanan, kamu bankalarından alınan kredilerle sahipliği değişen medyadan bahsediyorum. Bu gruplarda gazetecilik yerine tetikçilik yapan “paralı askerler” den bahsediyorum. Doğru dürüst okuyucu veya izleyicisi olmayan, yegâne çabaları itibar suikastı olan “medya adamı” bir güruh bunlar. Hakikati ters yüz etmekle görevlendirilmiş, hedef bellenmiş kişilerin üzerine çullanarak efendilerine hizmet eden, bunu da ilke, değer, inanç için değil, sadece menfaat için yapan insanlar…
İddia ve yorumlarıyla insanlarımızın zihnini kirleterek gücü ellerinde tutuyorlar. Bunların enfekte ettiği zihinleri ve kalpleri yumuşatmak ve ikna etmek neredeyse imkânsızdır. O yüzden, milyar dolarlarınız olsa bile o zihinleri temizleyemezsiniz. Özgür zamanımda asla okuyup dinlemediğim bu mecraları artık iyi takip ediyorum. Hem onları tanımak hem de benzer davranışları asla yapmamak için. Yalan haber ve hakikat ötesi konusunda Türkiye dünyanın en ileri laboratuvarlarından birine dönüştü maalesef. Umut verici olan şu; bu tip medya kuruluşları ülkedeki medyanın %95’ini oluşturuyor, ama etkileyebildiği nüfus %25’i aşmıyor.
Türkiye’nin demokrasi tarihindeki tüm seçimlerin yanı sıra, Avrupa genelindeki ve ABD’deki seçimler üzerine de çok sayıda çalışmanız bulunuyor. Tüm bu birikim ışığında, hem Türkiye hem de dünya için yakın geleceğe dair öngörüleriniz neler?
Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bir devrin sonu geldi diye düşünenler çoğalmıştı. Tek kutuplu dünyada, globalleşmeyle birlikte liberal demokrasiler dönemi başlayacak; insanlık bolluk ve refah dönemine geçecekti. 1945’ten beri ABD liderliğinde ittifak yapmış olan “Batı” kazanmıştı. Ancak 2000’lerin başından itibaren, o umut dolu hava dağılmaya başladı. Globalleşme ve teknolojik ilerlemelerin neden olduğu devasa ekonomik eşitsizlikler, ülkelerin içinde ve arasında görülmemiş eşitsizlikler doğurdu.
Artan özel servet ve dünyayı tek pazar yapmış olan şirketlerin yükselişi, siyasette güç dengesini bozdu. Ardından da dünyanın hemen her köşesinde demokrasiler zayıfladı; otoriter, popülist ve güçlü liderler dönemi başladı.
Donald Trump’ın ikinci kez seçildiği son Amerikan seçimleri, zayıflamış demokrasilerin, çoklu krizler döneminin ve belirsizliklerin zirvesi ve doruğa çıktığı global alacakaranlık çağının dönüm noktası oldu. Biz zaten Türkiye’de bu süreci dünyadan daha önce tecrübe etmiştik. Mesele şu: Bu tür liderler ve rejimler çözüm üretemiyor. Seçmenin endişe ve korkularını manipüle ederek gücü ele geçiriyorlar ama kangrenleşmiş sorunları asla çözemiyorlar. Şimdi de bu devir kapanıyor. Hem dünyada hem Türkiye’de…
Türkiye seçimler tarihinin verilerinin bizlere doğrudan söylediği sonuçlar kadar, neredeyse hiç değişmeyen ana davranış kodları da var. Bu millet, bir kez inandığı ve yetki verdiği lidere ve o liderin siyasi partisine sonuna kadar şans tanıyor. Ama sonra, o liderin milletin dertlerini çözmeyi unutup, çare olamadığını görünce sıdkı sıyrılıyor. Bir anda karar veriyor, o heyeti ve lideri emekliye sevk ediyor.
1950’den bugüne bu döngünün defalarca tekrar edildiğini gördüğünüzde, müneccim olmaya gerek duymadan neyin geleceğini anlıyorsunuz. Şimdi tam bir yeni döngü aşamasındayız. Neredeyse mukadder olacak bir iktidar değişiminden bahsediyorum özetle…
Tabii ki bunun şartı, seçmeni mobilize ve motive eden, güçlü ve pozitif bir muhalif kampanya. O mümkün olursa, ne denli büyük bir yenileme olacağına birlikte şahitlik yapacağız. Zaten memleketin dirlik ve düzene kavuşmasının başka yolu da kalmadı.