Festivali aş St. Tropez’ye ulaş

Doç. Dr. Efe Sıvış Cannes-  Festival, filmleri gösteriyor da film sektörünün mağdurlarını hiç göstermiyor. Onu da Cate Blanchett gösterdi. Söyleşisinde sektördeki ünlü olmayan kadınların hâlâ tacize uğradığını açıklayarak orta açtı. Javier Badem vole vurdu; Trump, Putin ve Netanyahu’nun isimlerini vererek toksik erkeklerin dünyayı mahvettiklerini söyledi.

Macar yönetmen László Nemes’in “Moulin” filmi, işgal Fransa’sında Nazilere direnen Jean Moulin’in hareketini gösterdi. Senaryo, tarihin kendisiydi. 

Fransız yönetmen Jeanne Herry’nin “Garance”ında Paris’te alkolizm ve işsizlikle boğuşan genç bir kadın aktrisin tutunamama hikâyesi vardı.

Kafka’nın “Dönüşüm” romanında bir sabah böcek olarak uyanan bir karakter vardı. Fransız yönetmen Arthur Harari’nin “Bilinmeyen Kadın”ında bir erkek fotoğrafçı bir sabah kadın bedeninde uyanıyor. O kadın Lea Seydoux.

Ron Howard’ın “Avedon” belgeseli heyecan vericiydi. Çünkü Richard Avedon kült bir fotoğrafçı. Zamanında Marilyn Monroe, Brigitte Bardot, Audrey Hepburn, John F. Kennedy, Eisenhower gibi alakasız figürleri fotoğrafladı. 

Rumen yönetmen Cristian Mungiu, “Fiyort” filminde Norveç toplumundaki ilerici ve gerici kesimlerin çatışmasını anlattı. Bu filmin galasında Sharon Stone’u izlemek daha eğlenceliydi.

İnsan bir süre sonra her şeyden sıkılıyor. Festival rutine dönünce Cannes’a bir saatlik tekne mesafesindeki Saint-Tropez’ye gittim. Brigitte Bardot’ların, Alain Delon’ların, 1960’ların güneşte parlayan Akdeniz elegansının açık hava sahnesine… Cannes sinema tarihini salonlarda kurarken, ben Saint-Tropez’de o tarihi güneşte, teknede, plajda ve kırmızı tenteli restoranlarda yaşadım. Paris’ten bildiğim Gigi’nin havuzu buranın en gözde dekorlarından biriydi. Courchevelle’den hemşerim Bagatelle, beyaz masa örtülü düzeniyle öğlen şıklığının en iyi adresiydi. Loulou’nun plajında sakin zarafet vardı. Merkezde, kırmızı tenteleriyle Saint-Tropez’nin hafızasına kazınmış Sénéquier’de oturup gelen geçeni izlemek buranın ritüeliydi. 

Cannes da Saint-Tropez de aslında aynı Akdeniz tiyatrosunun iki ayrı perdesi. Ama ikisi de aynı şeyi hatırlatıyor: Kalıcı sandığımız her şey, biraz ışık, biraz hafıza, biraz makyaj, biraz da ritüelden ibaret. Cannes’ın kırmızı halısı da Saint-Tropez’nin kırmızı tenteleri de bir süre sonra aynı soruya bağlanıyor: İnsan neyi hatırlamak ister, neyi unutmak için eğlenir?

Author: Yusuf Arslan