‘İnsan yaptığı işe heyecan duymayınca gözünün feri gidiyor’

Küçük yaşlardan beri oyunculuk yapıyor. Yıllar içinde yalnızca tiyatroda değil, sinema ve televizyonda da karşımızdaydı. Ezgi Çelik şimdi de Caner Cindoruk’la aynı sahneyi paylaştığı ‘blueScat’le izleyici karşısında. Fildişi Sahili’nden yazar Koffi Kwahulé’nin ‘Blue-S-Cat’ adlı oyunundan uyarlanan yapım, bir asansörde mahsur kalan, birbirini tanımayan bir kadın ve erkeğin giderek derinleşen psikolojik çatışmasını merkezine alıyor. Karakterlerin bastırılmış duygularını, bilinçaltlarını ve arzularını görünür kılan oyun, toplumsal cinsiyet rollerini ve güç ilişkilerini de tersyüz ediyor.

‘blueScat’ 7 yıl aradan sonra tekrar sahnede. Sizi ve Caner Cindoruk’u da aynı sahnede buluşturan ilk oyun… Nasıl başladı ve nasıl devam ediyor??

Moda Sahnesi’nde aynı yazarın, Koffi Kwahulé’nin başka bir oyunu olan, Onur Ünsal ve Mehmet Tekatlı’nın oynadığı ‘Dıkşın’ı izledim. Hem çok iyi hem de çok zor bir oyun. O zorluk ve anlaşılmazlık bende onun yazdığı bir metni çalışma isteği uyandırıyordu. Kemal Aydoğan’a “Koffi çalışmak istiyorum” dedim. Nasıl gönülden dilediysem
4-5 ay sonra bana ‘blueScat’le geldi. 7-8 yıl önce sahnelemişler ama çok az oynamış. Biz yeni çeviriyle ve uyarlamayla bambaşka bir yolculuğa başladık. Caner’i (Cindoruk) eskiden beri tanıyorum ama ilk defa beraber çalışıyoruz.

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Googleüzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.

Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin

Koffi Kwahulé oyunlarını caz müzikten esinlenerek yazan, anlaşılması çok kolay olmayan bir yazar. Sizin için nasıl bir deneyimdi??

Daha önce hiç oynamadığım bir rol bu. Bana çok iyi geldi. Koffi metinlerinde çok derinde bir şeyler söylüyor ama yüzeyde onları metaforlarla, çok ironik bir şekilde anlatıyor. Senin hem oyuncu hem reji olarak onun renklerini bulup metni gerçekten çok iyi anlaman gerekiyor. Bence seyirci ‘blueScat’i hem çok sevip çok eğlenecek hem de çok kafası karışacak. Oyundan çıktıklarında neler hissettiklerini anlamlandırmaları zaman alacak. Özellikle kadınların hoşuna gideceğini düşünüyorum çünkü metin kadınla ilgili ilginç bir yerde duruyor.

Bunu biraz açalım mı?

Normalde asansörde bir kadın ve tanımadığı bir erkek mahsur kaldığında, hikâye çoğu zaman kadının korkusu üzerinden ilerler. Kadın panikleyen, çaresiz kalan taraftır. Ama Koffi başka bir şey yapıyor. Arzunun kadın tarafından da özgürce yaşandığını görüyoruz. Kadın karakter çok ağır travmalar yaşamış. Oyun onu travmalarını tetikleyecek bir pozisyonun içinde bırakmasına rağmen travmasına sahip çıkmayı başarıyor.

Erkek nasıl temsil ediliyor?

Erkek zihninin nasıl çalıştığını, nasıl sıkıştığını görüyoruz. Erkek karakter tamamen ekonomiyle, sayılarla, işle, vergilerle, sistem içinde nasıl yükselebileceğiyle ilgileniyor. Sistemi eleştiriyor ama aynı zamanda sistemin diliyle düşünüyor. Kadınsa aynı anda birçok ihtimali düşünmek zorunda bırakılıyor.

‘Zor bir denge’

Oyunda iki insanın ilişkisine, korkularına ve bastırılmış taraflarına bakıyoruz. Sizce kadın-erkek ilişkilerindeki en büyük ‘arıza’ ne?

Kadın-erkek ilişkisinin dünyanın yürütmesi en zor denklemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bence birinci kural şu: Geçinmeye gönlün olacak. Kurması ve sürdürmesi gerçekten çok zor bir denge. Erkekler bulundukları pozisyon, yetiştirilme biçimleri, konumlandırıldıkları yer yüzünden kendilerini anlatmaya daha az ihtiyaç duyuyorlar. Kadınlarsa sürekli alanını korumak, alan açmak, o alanı yeniden savunmak zorunda.

Karakterlerin kurtarılma anını ‘izlenme’ ihtimali üzerinden düşünmesi görülme ihtiyacına dair çok şey anlatıyor…

Bence tam bugünün temsili bu. Görülmek, izlenmek, konuşulmak için yaşıyoruz.

Sizin görünürlüğe bakış açınız nasıl?

Kontrolümde olduğu sürece beni rahatsız eden bir şey değil. Hatta oyunculuk özelinde beni besleyen bir şey. Seyircinin benimle kurduğu iletişim, yaptığım şeye nasıl tepki verdiği benim için çok önemli.

‘Çok bocaladım’

7 yaşında sahneye çıkmışsınız, neredeyse hiç ara vermemişsiniz. İlk günün heyecanını korumayı nasıl başarıyorsunuz?

26-27 yaşlarından itibaren 4-5 sene felaketti. Hiç bırakmadım mesleği ama aklım çok karıştı. Sistemin değişmesi, yaptığım şeyin nedenini kaybetmek… Bir süre sadece insanlar beni beğensin diye iş yaptığım bir döneme girdim. Ama o kırılmalardan geçince kendi rotanı buluyorsun. Sanırım hâlâ heyecanlı olmamın sebebi bu. Çünkü ‘Ben bunu niye yapıyorum’ diye sordum kendime.

Cevabınız ne oldu?

Sahneyi, sette olmayı sevdiğim için, hikâyelere heyecanlandığım için, oyun oynamayı sevdiğim için yapıyorum. Bir hikâye geliyor ve o dünyanın içinde olmak istiyorum.

Sizi heyecanlandırmayan bir işe girmezsiniz gibi geliyor anlattıklarınızdan. Öyle mi?

Keskin konuşmayı sevmiyorum. Bazen mecbur kaldığın işler oluyor. Bazen de ilk başta seni heyecanlandırmıyor sandığın bir şey, yol içinde bambaşka bir yere açılıyor. Ama tabii ki insanın yaptığı işin içinde heyecan duyması çok önemli. Yoksa gözünün feri gidiyor.

‘Modayla ilgili bir iş yapmak isterim’

‘Gündüz Apollon Gece Athena’yla yakın zamanda beyazperdedeydiniz. Sinemada yeni bir projeniz var mı?

Dizi, tiyatro, sinema… Hepsine aynı heyecanla bakıyorum. Sinemayı çok seviyorum. Görüştüğüm, heyecanlandığım şeyler var ama henüz net değil.

Bir yandan da YouTube’da ‘Bir Singer Günü’ serinize devam ediyorsunuz…

Singer’in Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’yla (TEGV) işbirliği sonucu başlanmış bir proje. Modaya, tasarıma, kumaşlara, styling’e inanılmaz düşkünüm. Trendleri, yaratıcı süreçleri, markaların tarihlerini takip ederim. Program da bir sohbet programı. Konukların hayatındaki moda, tasarım, stil, kıyafetle kurdukları ilişki gibi yerlere giriyoruz.

Modayla ilgili profesyonel bir iş yapmayı düşünüyor musunuz?

Kostümle moda tasarımını birleştiren bir şey yapmak çok isterim. Dikişle, tasarımla, gençlerle bir araya gelen bir dünya kurmak istiyorum. Pop-up işler, kolektif üretimler… Hep beraber bir şeyler üretmek fikri beni çok heyecanlandırıyor.

Author: Yusuf Arslan