David Hockney: Rengin İçinden Geçen Hayat

Hockney’nin dünyasında renk süs değildir. Renk, hayatın nabzıdır. Bir yüzme havuzunun mavisi, yalnızca serin bir suyu anlatmaz; modern zamanın ferahlıkla yalnızlık arasına sıkışmış hâlini de taşır. Bir evin pembe duvarı, bir palmiyenin göğe doğru uzanan ince gövdesi, suya düşen ani bir sıçrama… Hepsi ilk bakışta parlak, neşeli ve yalın görünür. Oysa biraz durunca, o parlaklığın altında sessiz bir boşluk dolaşır.

Hockney’nin en büyük ustalığı belki de buradadır: Neşenin içindeki hüznü, hüznün içindeki ışığı gösterebilmesinde.

Onu yalnızca Pop Art’ın renkli dünyasına yerleştirmek eksik olur. Çünkü Hockney, herhangi bir akımın içinde rahat etmeyecek kadar meraklıydı. Kalıba girmedi. Aynı pencereden yıllarca bakmadı. Resim yaptı, desen çizdi, fotoğrafla oynadı, kolajlar kurdu, sahne tasarladı, iPad ekranını bir defter gibi kullandı. Yaş aldıkça geri çekilmek yerine bakışını yeniledi. Bu da az şey değildir. Çünkü insan çoğu zaman yaşlandıkça dünyayı değil, kendi alışkanlıklarını görmeye başlar. Hockney ise alışkanlığın perdesini sürekli araladı.

David Hockney
Daha Büyük Bir Sıçrama (A Bigger Splash), 1967

Los Angeles havuzlarında başka bir çağın görüntüsü vardı. Güneş keskin, su parlak, beden gençti; ama orada bile görünmeyen bir yalnızlık saklıydı. Sanki herkes oradaydı ama kimse tam olarak birbirine dokunmuyordu. Modern hayatın en incelikli hâli buydu: Işık çoktu, mesafe de çoktu.

Sonra Yorkshire’ın yolları, Normandiya’nın ağaçları, baharın yeniden gelişini haber veren dallar girdi resimlerine. Hockney bu kez büyük şehirlerin camlarından değil, mevsimlerin içinden baktı dünyaya. Bir ağacın yeşermesini büyük bir olay gibi gördü. Bir çiçeğin açmasını, insanın hâlâ umut edebilmesiyle eş tuttu. Dünya salgınla içine kapanırken onun iPad çizimlerinde dallar çiçek açıyordu. Belki de sanatın en yalın cümlesi buydu: Bahar yine gelir.


David Hockney
Garrowby Tepesi’ne Çıkarken (Going Up Garrowby Hill), 2000
Özel koleksiyon

Bana kalırsa Hockney’nin asıl büyüklüğü burada duruyor. Büyük sözler etmeden büyük bir şey söylemesinde. Bize şunu hatırlattı: Bakmak, yalnızca gözle yapılan bir iş değildir. Bakmak, insanın dünyayla kurduğu en eski bağdır. Bir ağaca, bir yüze, bir suya, bir odaya gerçekten bakabiliyorsak hâlâ bütünüyle kaybolmamışız demektir.

Hockney’nin resimlerinde zaman da başka türlü akar. Bir sıçrama donup kalır, bir yüz yıllarca susar, bir pencere dışarıyı değil içerideki insanı gösterir. O yüzden onun sanatı yalnızca görüneni çoğaltmaz; görünenin içinde saklanan duyguyu da açığa çıkarır.

David Hockney
George Lawson ve Wayne Sleep, 1972–1975

Bugün David Hockney’i yazmak, bir ressamı anlatmaktan çok daha fazlasıdır. Rengin hafızasını, bakmanın ahlakını, merakın yaşsızlığını yazmaktır. Çünkü o, dünyaya sonuna kadar bakan insanlardan biriydi. Ve dünyaya sonuna kadar bakanlar, yalnızca gördüklerini değil, görmeyi de miras bırakırlar.

Hockney’den geriye kalan biraz mavi, biraz ışık, biraz ağaç, biraz yüz, biraz da o büyük soru:

Gerçekten bakıyor muyuz?

Yoksa yalnızca geçip mi gidiyoruz?