Mutluluğun sırrını bulduğuna inanan psikolog açıkladı: ‘Karar alırken sık sık…’

Seçenek bolluğunun zihnimizi kuşattığı, sosyal medya algoritmalarının ve yapay zekâ araçlarının bize sürekli “en iyisini” vadettiği bir çağda yaşıyoruz. Akıllı telefonumuzdan bir film seçerken, internetten bir tişört alırken ya da hayatımıza yön verecek büyük kararlar aşamasındayken hep aynı fısıltıyı duyuyoruz: “Acaba daha iyisi var mı?”

Peki, sürekli en iyiyi hedeflemek bizi gerçekten mutlu ediyor mu, yoksa modern bir mutsuzluk tuzağının içine mi çekiyor?

Nobel ödüllü efsanevi bilim insanı Herbert Simon’ın yıllar önce ortaya koyduğu felsefe, tam da bugün düştüğümüz bu dijital labirentten çıkış haritasını sunuyor: “En iyi, iyinin düşmanıdır.”

EN İYİYİ ARAMANIN GÖRÜNMEZ TUZAĞI

Modern psikolojide, karşılaştığı her durumda en mükemmel seçeneği bulmaya odaklanma eğilimine maksimizasyon (maximization) adı veriliyor. İlk bakışta rasyonel ve kazançlı görünen bu yaklaşım, aslında büyük bir yanılgıyı barındırır. Çünkü bir şeyin “en iyisini” aramak, zaman, enerji ve zihinsel odaklanma gerektirir.

Araştırmacı David Epstein’ın da vurguladığı gibi, insanlar karar verirken arama sürecinin başlı başına bir maliyet olduğunu hesaba katmayı unuturlar. Sonsuz seçenekler arasında kaybolup en doğru kararı vermek için harcanan zihinsel enerji, günün sonunda ulaşılan sonucun getireceği mutluluğu gölgeler. Başka bir deyişle, en uygun görünen strateji, insanı aslında en mutlu sonuca ulaştırmaz.

TATMİN EDİCİ SEÇİM YANILGISI

Yapay zekâ ve bilişsel psikolojinin öncülerinden olan, ekonomi alanında Nobel ödüllü bilim insanı Herbert Simon, insan zihninin sınırlarını çok iyi analiz etmişti. Simon’a göre, seçeneklerin bu kadar çok, bilgi akışının bu kadar eksik olduğu bir dünyada, insan beyni tüm alternatifleri aynı anda rasyonel bir şekilde tartabilecek kapasitede tasarlanmamıştır. Bu yüzden zihnimiz pratik kısayollara başvurur.

Simon, bu durumu açıklamak ve ideal karar alma mekanizmasını tanımlamak için literatüre harika bir kavram kazandırdı: Satisficing (Tatmin edici seçim). İngilizcedeki “tatmin etmek” (satisfy) ve “yeterli olmak” (suffice) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu terim, mükemmeli değil, “yeterince iyi” olanı seçip yoluna devam etmeyi öğütler.

İflah olmaz bir “tatmin edici seçimci” olan Simon, hayatındaki küçük kararları tamamen sadeleştirmişti. Kızı Katherine’in aktardığına göre; her sabah ne giyeceğini düşünmemek için tek bir marka çorap giyer, yıllarca aynı siyah bereyi takar, her sabah yulaf ezmesi, yarım greyfurt ve sade kahveden oluşan aynı kahvaltıyı yapar ve 46 yıl boyunca aynı evde yaşardı. Günlük rutinlerini otomatikleştirerek zihinsel enerjisini tamamen bilime ve sevdiklerine saklamıştı.

EN İYİYİ İSTEYENLER DAHA MUTSUZ ÇIKTI

Herbert Simon’ın 2001 yılındaki vefatından sonra psikologlar, insanların bu iki kutuptan (maksimize ediciler ve tatmin edici seçimciler) hangisine daha yakın olduğunu ölçen bir “maksimizasyon ölçeği” geliştirdiler. Sonuçlar oldukça çarpıcıydı:

Sürekli “en iyiyi” hedefleyenler: Kararlarından ve hayatlarından daha az memnun kalıyorlar. Pişmanlığa daha yatkın oluyorlar ve kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslama girdabına sokuyorlar.

“Yeterince iyi” diyenler: Standartları düşük insanlar değillerdir. Sadece kriterleri “en mükemmeli” değil, “benim için yeterli ve uygun olanı” bulmaktır. Bu sayede, seçmedikleri alternatiflerin hayaletleriyle boğuşmak yerine, ellerindekinin tadını çıkarırlar.

Ünlü psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, bireyin kendini bir aktiviteye tamamen kaptırma halini ifade eden “akış” (flow) kavramı üzerinden durumu çok net özetler: Gelecekte daha cazip seçeneklerin çıkabileceğini bile bile mevcut seçimine sadık kalmak ve ona yatırım yapmak, insanın “enerjisini nasıl yaşayacağını düşünmek yerine, doğrudan yaşamaya harcamasını” sağlar.

DİJİTAL ÇAĞ MUTSUZLUĞA SÜRÜKLÜYOR

Bugün sanayi öncesi toplumlara kıyasla yaklaşık 100 milyon kat daha fazla tüketici seçeneğine sahibiz. Üstelik bu seçenekler sadece market raflarıyla sınırlı değil; kim olacağımız, nerede çalışacağımız, kimi seveceğimiz gibi hayati alanları da kapsıyor.

Tam da bu noktada sosyal medya, sonsuz bir “karşılaştırma motoru” olarak devreye giriyor. Bir sonraki kaydırmada (scroll) daha iyi bir videonun, daha eğlenceli bir içeriğin veya daha kusursuz bir hayatın olduğu yanılgısı, genç kuşaklarda 2010 yılından beri kronik bir can sıkıntısı ve tatminsizlik yaratıyor. Yapay zekâ araçları ise diyetimizden kıyafetlerimize kadar her şeyi “optimize etmeyi” vadederken, aslında önümüze daha geniş bir karşılaştırma menüsü koyarak bizi farkında olmadan daha fazla kaygıya sürüklüyor.

HARUKİ MURAKAMİ’NİN MAKSİMİZASYON TRAJEDİSİ

Japon yazar Haruki Murakami’nin bir kısa öyküsü, maksimizasyon arzusunun insan ilişkilerini nasıl baltalayabileceğini çarpıcı bir şekilde anlatır:

Sokakta karşılaşan bir kız ve bir erkek, birbirleri için “mükemmel” eş olduklarını hemen anlarlar. Ancak zihinlerine bir şüphe düşer: “Acaba bu kadar kolay mı?” Birbirlerinin mükemmelliğini test etmek için ayrılırlar; biri Doğu’ya, diğeri Batı’ya yürür. Eğer gerçekten kaderleriyse yeniden karşılaşacaklardır. Yıllar sonra sokakta tekrar karşılaşırlar ama geçen zaman anılarını silmiştir, birbirlerini tanıyamazlar ve bir daha asla karşılaşmazlar.

Herbert Simon bu hikâyeye hiç şaşırmazdı. Çünkü ister bir ev aleti, ister kariyer, ister bir ilişki arayışında olun; yapmanız gereken şey nettir: Kendiniz için makul ve “yeterince iyi” bir standart belirlemek, bu standart karşılandığında aramayı durdurmak ve değerli zihinsel kaynaklarınızı gerçekten yaşamaya harcamak.

Author: Yusuf Arslan