Yazar Menekşe Toprak, Peri’yi anlattı: Anlatamamak, saklamak, susmak ve en sonunda bu suskunluğu kırmak üzerine bir roman…

T24 Almanya

Çocuk istismarını konu edinen yazar Menekşe Toprak‘ın beşinci romanı Peri, mağdurun ve failin oğlunun anlatıları üzerinden ilerliyor. Çoğu zaman sessizlikle karşılanan bu meseleye odaklanan roman, toplumsal suskunluğun yarattığı tahribatı ve mağdurun sesinin bu sessizliği nasıl deldiğini ele alıyor. Toprak, Epstein skandalıyla tüm dünyada farklı boyutlarıyla tartışılan çocuk istismarı gerçeğini anlatan Peri kitabını T24’e anlattı.

Peri ve pedofili deyince edebiyat sevenlerin aklına hemen Nabokov’un Lolita adlı romanı geliyor. Nitekim siz de kitabınızda Nabokov’dan ve Lolita’dan söz ediyorsunuz. Nabokov ne kadar etkiledi sizi? Ona itiraz ederek mi yazdınız Peri’yi?

Lolita, yirmili yaşlarımdan beri tanıdığım, diliyle beni büyülemiş, konusu itibariyle de ürkütmüş bir roman. İlk kez 1954 yılında yayınlandığında müstehcen olduğu gerekçesiyle yasaklanan romanın beni ürküten yanının da şimdi geriye dönüp baktığımda yetişkin ve entelektüel bir erkeğin on iki yaşındaki bir kız çocuğuna duyduğu arzunun Nabokov tarafından korkusuzca ben sesiyle anlatmış olması, hayranlığımınsa Nabokov’un anlatma yeteneği ve bir okur olarak beni metne bağlama gücü olduğunu görüyorum. Ama üçüncü kez okuduğumda onun bir nimf, yani su periciği olarak tanımladığı küçük kıza bakıyor, onu merak ediyordum. Bu benim de zamanla büyük edebiyat metinlerine bakışımın değişimine, yetkin ve eril bakışın ötesini görmemin yani bir okur olarak da büyümenin hikâyesi. Kuşkusuz, kadınlık tarihine dikkatle baktığım bir zamana da denk geldi Lolita’yı yeniden okumam. Çünkü bir önceki romanım Dejavu’da 1920’lerden itibaren Berlin’de ayakta kalmaya çalışan Suat Derviş’in hayatını araştırırken onun bir zamanlar bir köle olarak yaşlı büyük dedesine hediye edilmiş olan babaannesini keşfediyordum. Ama eril dile itirazımın izlerini önceki eserlerimde de görmek mümkün. Ağıtın Sonu romanımda, özellikle bilinçaltımıza yerleşmiş masal ve mitlere itiraz eden iki masalı buna örnek verebilirim. Peri’yi de bu itirazımın uzantısı olarak okuyabilirsiniz.

Lolita’nın tersine Peri’de okur suçlunun değil mağdurun sesini duyuyor. Mağdurun halet-i ruhiyesini anlatabilmek için nasıl bir ön araştırma yaptınız?

Kendimi böyle bir çocuğun ve genç kadının yerine koymam yeterliydi, zaten her yeni metinde, inşa ettiğiniz her karakterde bunu yapmanız gerekiyor. Ama yine de sizi o sese götüren, o sesi size duyuran bir önbilgiye sahipsinizdir. Bu hem sezgi hem de insan psikolojisini az çok tanımakla ilgili bence. Tabii konuyla ilgili okumalarım oldu: Edebiyatta ve sinemadaki örnekleri bilmek, uzmanların bize sunduğu incelemelere göz atmak, hatta doğrudan mağdur ve pedofilik eğilimi olan insanlarla yapılmış söyleşileri izlemek gibi. Bunlar üzerinde hareket ettiğim zemine sağlam basmam için önemliydi. Yine de Peri geniş çapta sezgilerimle yolunu buldu. Sadece Peri değil, romanın ikinci anlatıcısı ve mağduru olan Kaan da geniş çapta bu sezgiyle kuruldu. Şu temel sorularım romanın inşası için önemliydi: Bir çocuk ya da ergen yaşta bir çocuk nasıl manipüle edilebilir, adım adım ödül ve cezalandırma mekanizmaları nasıl işler, bir istismarın sürekli hale gelmesinin ön koşulları ve zemini nedir?

-Türkiye gibi toplumlarda taciz, tecavüz gibi durumları derin bir suskunluk, sadece mağdurun değil, failin de çevresine nüfuz eden bir suskunluk takip ediyor. Suskunluğu anlatabilmek de pek kolay olmasa gerek. Bunun için kullandığınız özel bir teknik var mı?

Peri’de benim için en önemli kriter hem gerçekçi olmak hem de hikâyenin dilini bulmaktı, ki zaten roman da dille, hatta ilk kurduğum cümleyle yönünü buldu. Gerçekçiliği: Çocuk istismarının hemen hemen her toplumda görünenden daha yaygın olmasına rağmen tabu olması ve konuşulmaması. Bu sessizliği görünür kılmak önemliydi çünkü sadece Peri’nin yaşamak zorunda olduklarına değil, yıllarca süren bu istismarın bütün unsurlarına ve çevresine bakmak önemliydi. Çocuk istismarı gibi can yakan bir konuyu edebiyat aracılığıyla suistimal etmemekse en önemli kriterimdi. Buna çok dikkat ettiğimi, riskli gördüğüm kısımları atıp yeniden yazdığımı, istismar anlarını açık açık betimlemek yerine figürlerin suskunluklarıyla, bazen de sembollerle anlatmayı seçtiğimi biliyorum. Bir yandan da istismarı yazarak yeniden istismar etmeyi baştan itibaren istemediğimin, böylesinin içimden gelmediğinin de altını çizmek isterim. Seçtiğim ben anlatıcı perspektiflerinin de işimi kolaylaştırdığını düşünüyorum: Çünkü bu kitap mağdurların bakışını üstlenen, anlatamamak, saklamak, susmak ve en sonunda bu suskunluğu kırmak üzerine bir roman.

– Kapalı toplumlar diyoruz ama bugün ifşa edilen Epstein davası ise Amerika’da Batı toplumunda gerçekleşen taciz, tecavüz ve pedofiliyi açıkça gösteriyor. Her şeye rağmen bu tür konuları ele almak cesaret ister. Bu cesareti göstermekte Almanya’da yaşıyor olmanız da etkili oldu mu?

Herhalde etkili olmuştur. Berlin’de yaşıyor olmam, edebiyatı ve dünyayı Almanca üzerinden de takip etmem hayata ve edebiyata bakışımı mutlaka etkiliyordur. En azından şunu biliyorum: Almanya’da da çocuk istismarı ve pedofili gibi konular, birer tabu olmakla birlikte kamuoyunda konuşulan, toplumun önemli meselelerinden biri. Türkiye’de de bu çok ciddi bir yara ama Almanya’dan farklı olarak ancak sosyal medyaya yansıyan, belli ifşa ya da hukuk önündeki mücadele örnekleriyle görünür hale geliyor. Yani Almanya’da olduğu gibi anaakım bir televizyon kanalında böyle bir hakikatin tartışıldığına tanık olmuyoruz. Tüyler ürpertici birer haber manşeti olarak kamuoyuna yansıyor. Bu sorunuzu belki şöyle de yanıtlayabilirim: Bu romanı Almanya’nın bir öyküsü olarak Almanca kaleme almış olsam eminim başka bir kurgu çıkardı ortaya. Ama bu, Türkçede Türkiye’nin bir öyküsü olduğu için suskunluk, sessizlik metnin en konuşkan dili haline geldi. Bu arada konuyla kaynak araştırmasını en çok Almancada yapabildiğimi de eklemek isterim.

– Neden bu hikayeyi şimdi anlatma ihtiyacı duydunuz?

Pek çok nedeni var. En önemli neden kuşkusuz bu konunun bütün dünyada insanları meşgul etmesi, dolayısıyla bu hayatı en çok yazarak anlamaya çalışan biri olarak beni de meşgul etmesi. Açıkçası altı yıl öncesine kadar böyle bir meselenin üzerine gideceğimi düşünemezdim. Belki de bazı metinler yazılacakları anı bekliyorlardır ve böylesi anlatıları da zamanın ruhu belirliyordur.

– Peri sanırım sizin en az otobiyografik romanınız. Verdiğiniz başka röportajlarda böyle bir durumu yaşamadığınızı da söylüyorsunuz. Sistematik olarak tacize uğrayan Peri ile empati kurdunuz mu? Kurduysanız yazarken neler hissettiniz?

Hiçbir kurgusal metni empati kurmadan yazmanız mümkün değil sanırım. Her şeyden önce roman kişilerinizi iyi tanımanız gerekiyor ki bir karakter inşası yapabilmeniz mümkün olsun. Peri gibi birine bakarken, onu anlamaya çalışırken zorlandığım, hatta yazmaktan vazgeçtiğim anlarım olmadı değil. Ama anlatmanın ve kurgulamanın büyüsü ve özellikle pedofil A’ya biçmek istediğim son, yazmayı kamçılayan önemli noktalardı. Sadece Peri değil, romandaki ikinci anlatıcı olup pedofil babanın mirasıyla yaşamak zorunda bırakılan Kaan’ın yalnızlığına, yersiz yurtsuz bırakılmış olmasına, hatta bir karanlığa yani pedofilin ne olduğuna bakmak da çok kışkırtıcıydı. Ve önemlisi de adım adım bir metni inşa etmek, hiç tahmin etmediğiniz bir yola girmek, insanın karanlığını tartışmak baskın geldi.

– Sizin de söylediğiniz gibi romanda iki anlatıcı var, mağdur Peri ve failin Berlin’de yaşayan oğlu. Neden ikinci bir anlatıcıya ihtiyaç duydunuz? Bu neyi tamamlıyor?

Kaan o kadar kendiliğinden ve hiç hesaba katmadığım bir şekilde romanın anlatıcısı oldu ki… Bir yandan da ancak Kaan’ın ağzından ilk satırları yazmaya başladıktan sonra romanın nasıl bir kurguya sahip olacağı belirginleşti. Çünkü istismarcının çevresini, ailesini ve onun ailesine bıraktığı mirası tartışmak ilgimi çekiyordu. Nitekim roman “Babanın Mirası” başlığını taşıyan bölümle de bitiyor.

– Peri’de güçlü olanın, varlıklı olanın pervasızlığını da anlatıyorsunuz. Bu pervasızlığı Epstein ifşalarında da görüyoruz. Romanda faili öldürerek mi adaleti sağladınız?

Failin romanın sonunda ölmesinin bir nedeni hem benim hem de roman kişisi Peri’nin hukuka ve adalete olan güvensizliğiyle ilgili. Romanın sonunda Peri’nin elindeki bıçağı alıp harekete geçen ve onun yapamadığını yapan esmer çocuk belki de benimdir. Ama failin ölmesi, hatta belki de ölümü seçmesi aslında bir pedofil olarak ifşa edilmesiyle, onu bekleyen yaptırımlarla da ilintili. Şunun altını da çizeyim: Yetişkinlerin belki ifşa, belki hukuk karşısında cezalandırmak yoluyla hesaba çekmedikleri A gibi bir çocuk istismarcısına bir çocuğun hesap sorması ise yetişkinlere ve topluma yönelttiğim bir eleştiri aynı zamanda. Onun tek kurbanının Peri olmadığına, başka mağdurların ya da potansiyel mağdur çocukların varlığına da işaret ediyor bu son. Sanırım bu romanda çocuklardan en az birinin hesap sorma cesaretine sahip olabileceğinin altını çizmek iyi geldi bana.

-Tasvirleriniz İstanbul’da epey vakit geçirdiğinizi gösteriyor. Kitabınızı daha çok İstanbul’da mı yazdınız?

Ben 2008 ve 2016 yılları arasında ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşadım, serbest radyo muhabiri olarak çalıştım. Son yıllarda bu ağırlık Berlin’e kaymış olsa da İstanbul hâlâ hayatın bir parçası. Diyebilirim ki metinlerime de sızan dört önemli kentim oldu: Çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim Köln ve ilk gençlik yıllarımdan itibaren memleketim gibi gördüğüm Ankara Temmuz Çocukları romanımın mekanlarıydı, 2000’li yıllardan itibaren göç ettiğim Berlin ve Berlin’e paralel olarak hayatın ve işimin bir parçası olan İstanbul ise özellikle Dejavu’da birer roman kahramanları oldular. Peri’de ise İstanbul ve Ege’de bir ilçe kurgunun ve kahramanlarımın organik birer parçası haline geldiler. Kentlerin metinlerimde belirgin olması sanırım onlardan ayrılan ve yeniden onlara dönen göçmenliğim ya da daha doğru deyişle göçebeliğimle ilgili. Terk ettiğim yerlere dönüp yeniden bakma ve onları kurma arzum olarak da okuyabilirsiniz.

– Kitabınız başta Almanca olmak üzere başka dillere de çevrilecek mi?

Peri’nin şimdilik Almancadaki adresi belli oldu. Roman Temmuz Çocukları’nın Almancasına da imza atan Eva Lacour’un çabası ve çevirisiyle Almanya’da 2027 yılında yayımlanacak.

(Editör: Nursena Kurtoğlu)

Author: Yusuf Arslan