Zaman, bu kitabın bütününe yayılan düşünsel ve duygusal dokuyu belirleyen ana damar gibi ilerliyor. Burada zaman, dışımızda akıp giden soyut bir kavram değil; içimize işleyen, eşyaya sinen, dili değiştiren, insanı dönüştüren, kimi zaman da önüne kattığını öğüten büyük bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Yazılar farklı konulara açılsa da aynı derin sızıda buluşuyor: insanın, hafızanın ve vicdanın zaman karşısındaki sınavında.
Kitap üç kapıdan geçiyor: “Geldim”, “Gördüm” ve “Sevdim.” İlk kapıda yazar, zamanın önüne bıraktığı toplumsal yaralara, sistemin sert yüzüne, gündelik hayatın içinde kabuk bağlamış alışkanlıklara bakıyor. İkinci kapıda tanıklık devreye giriyor; anılar, karşılaşmalar, kişisel izler metnin damarlarına karışıyor. Üçüncü kapıda ise yazı, vefanın ve sevginin daha aydınlık alanına açılıyor. Karacan, edebiyatın ustalarına, sevdiği isimlere, kendisinde iz bırakmış dizelere ve hatıralara yaklaşırken kitabın sesi de başka bir incelik kazanıyor. Bu üç bölüm, birbirinden kopuk başlıklar değil; bir insanın zamana, hayata ve edebiyata bakarken geçtiği üç duygu eşiği gibi duruyor.
Zamanın Çarkı Döndüğünde’nin en güçlü yanı, gündelik gibi görünen bir meseleyi bir anda daha derin, daha geniş bir insanlık sorusuna dönüştürebilmesi. “Sür Eşeği Orta Asya’ya” başlıklı yazıda eski Türklerde ölülerin eşyalarıyla birlikte gömülmesi geleneğinden yola çıkılıyor; fakat yazı kısa sürede bugünün saklama kültürüne, kaybolan kütüphanelere, unutulan yazarlara, harabeye dönmüş evlere ve kültürel vefasızlığımıza uzanıyor. Bir eşyanın akıbeti, bir milletin hafızasıyla birleşiyor. Bir yazarın kaybolan kitaplığı, aslında hepimizin eksilen belleğine dönüşüyor.
Karacan’ın denemelerinde eşya yalnızca eşya değildir; bir ömrün izi, bir dönemin tanığı, bir insanın dünyaya bıraktığı küçük ama derin işaretidir. Bu yüzden yazarın kaygısı nostaljik bir geçmiş özlemiyle sınırlı kalmaz. O, geçmişe bakarken bugünün hoyratlığını da görür. Koruyamadığımız evleri, sahip çıkamadığımız arşivleri, dağılan kütüphaneleri, mezarsız kalan edebiyatçıları hatırlatırken aslında bize şu soruyu sorar: Bir toplum, kendi hafızasını bu kadar kolay elden çıkarırsa geriye ne kalır?
“Neresi Hoş Bunun?” başlıklı yazıda ise Karacan, bu kez bir kelimenin peşine düşer: hoşgörü. Ama bu kelimeyi alışıldık, süslü, törenlik anlamıyla değil; yaralanmış, daraltılmış, gücün gölgesinde anlamı değişmiş hâliyle ele alır. Yazarın dikkat çektiği nokta önemlidir: Hoşgörü, kimi zaman eşitler arasındaki insani bir açıklık olmaktan çıkıp güçlünün güçsüze tanıdığı geçici bir alana dönüşür. Böylece güzel görünen bir kelimenin içinde bile saklı bir tahakküm ihtimali belirir. Karacan, dili yalnızca iletişim aracı olarak değil, toplumun vicdan haritası olarak okur. Kelimelerin başına gelenler, aslında insanların başına gelenlerden bağımsız değildir.
Mertcan Karacan’ın dili yer yer öfkeli, yer yer hüzünlü, yer yer alaycı bir kıvraklık taşıyor. Fakat bütün bu tonların altında güçlü bir vicdan duygusu var. O vicdan, yazının merkezine yerleşiyor ve okuru rahat bırakmıyor. Çünkü bu denemeler okura yalnızca “bak” demiyor; “bir daha bak” diyor. Gördüğünü sandığın şeyin arkasına, unuttuğun şeyin tortusuna, alıştığın kelimenin içine, kaybolan eşyanın ardından kalan boşluğa yeniden bakmaya çağırıyor.
Zamanın Çarkı Döndüğünde, genç bir yazarın yalnızca edebiyata değil, hayata, topluma, dile ve hafızaya tuttuğu dikkatli bir ayna. Bu aynada bazen kendi yorgunluğumuzu, bazen ülkenin eksilen inceliğini, bazen de zamanın önünde savrulan insan hâlimizi görüyoruz. Kitap bittiğinde geriye şu duygu kalıyor: Zamanın çarkı dönüyor, evet; ama asıl mesele, o çark dönerken bizim neyi koruyabildiğimiz, neye sahip çıkabildiğimiz ve ne kadar insan kalabildiğimizdir.