Fotoğrafçı ve gezgin Levent Özçelik, yıllardır farklı coğrafyalarda yalnızca yeni rotalar değil, aynı zamanda yeni hikâyeler keşfediyor. Ona göre bir destinasyonu gerçekten deneyimlemek, yalnızca kartpostal manzaralarına bakmakla sınırlı değil, o şehrin ritmine karışmak, sokaklarında amaçsızca dolaşmak, insanlarını gözlemlemek ve aynı sofraya oturabilmekle mümkün. Çünkü bazen bir ülkenin hafızası en çok tabaklarında, kahve ritüellerinde ya da uzun sohbetlere dönüşen sofralarında saklı oluyor.
Levent Özçelik’le “Yoldan Gönüllü Çıktım” projesinden Türkiye’nin hâlâ yeterince keşfedilmemiş gastronomi rotalarına, bugün peşinde olduğu yeni hikâyelere kadar uzanan ilham verici bir sohbet ettik. Afiyetle…
– Öncelikle sizi biraz yakından tanıyalım isterim. Levent Özçelik’i kendi kelimelerinizle nasıl tarif edersiniz?
Kendimi tek bir tanımın içine koymakta zorlanıyorum. Fotoğrafçıyım ama sadece fotoğraf çekmiyorum. Gezginim ama turistik bir hareketin içinde değilim. Hikâye anlatıcısıyım ama bunu sadece kelimelerle yapmıyorum. Belki en doğrusu şu: Ben yolda düşünen, yolda hisseden ve yolda anlatan biriyim.
– Kendinizi daha çok fotoğrafçı, gezgin mi, yoksa hikâye anlatıcısı olarak mı tanımlarsınız? Bu üçü arasında sizin için hiyerarşi var mı?
Fotoğraf benim dilim, seyahat benim alanım, hikâye ise bütün bunların anlamı. Bu üçü arasında bir hiyerarşi yok. Biri diğerini besliyor, biri olmadan diğeri eksik kalıyor.
– Yıllardır dünyayı fotoğraflayan ve yolda olan biri olarak bir coğrafyayı gerçekten anlamanın en kısa yolu sizce nereden geçiyor? Manzaradan mı, insandan mı ya da sofradan mı?
Artık fotoğraf, video ve seyahat birbirinin ayrılmaz parçaları gibi yaşanıyor. Hatta “gibi” demek bile fazla; gerçekten birbirinden ayrı düşünemediğim bir bütün haline geldiler. Bu bütünün bir diğer vazgeçilmez parçası ise gastronomi. Gastronomi dediğimizde çok geniş bir deneyim alanından bahsediyoruz. Sokak lezzetlerinden Michelin yıldızlı restoranlara kadar uzanan bir dünya bu. Bununla birlikte kahve de önemli bir yer tutuyor. Özellikle yeni nesil kahve kültürü ve kokteyl barlar, seyahat deneyiminin önemli bir parçası haline geldi. Bir coğrafyayı anlamanın en kısa yolu tek bir yerden geçmez ama eğer birini seçmem gerekirse insan derim. Çünkü insanın olmadığı bir manzara sadece güzel bir görüntüdür. Oysa bir yerin ritmini, gündelik hayatını, bakışını, hatta sessizliğini anlamaya başladığınızda o coğrafya açılır. Sofra ise bunun en samimi hali. Çünkü sofrada insanlar kendini saklamaz.
HAYATA KARŞI BİR TAVIR
– Projeniz “Yoldan Gönüllü Çıktım” gerçekten heyecanla takip ettiğim bir konsept. Ve “Yoldan Gönüllü Çıktım” ismi aynı zamanda çok güçlü bir ifade. Bu sadece fiziksel bir yolculuğu mu anlatıyor, yoksa biraz da hayata karşı aldığınız bir tavır mı? Bu projeyi biraz anlatabilir misiniz, uzun süre yolda olmak insanın kendisiyle ilişkisini nasıl değiştiriyor?
“Yoldan Gönüllü Çıktım” benim için bir seyahat projesinden çok daha fazlası. Bu, hayata karşı aldığım bir tavır. Daha güvenli, daha planlı bir hayatın dışına bilinçli olarak çıkmak. Belirsizliğe alan açmak. Yolda olmayı bir kaçış değil, bir seçim olarak görmek. “Gönüllü” kelimesi burada çok önemli çünkü bu bir zorunluluk değil, bir tercih.
– “Yoldan Gönüllü Çıktım”da zaman algısı da farklı işliyor; sanki acele yok, hedef yok, sadece yol var. Bu kadar yoğun bir yolculuğun içinde yemekle kurduğunuz ilişki nasıldı?
Yemek bir ihtiyaç mıydı, yoksa o anların bir parçası mı? Yemekle kurduğum ilişki de zamanla dönüştü. Başta bir ihtiyaçtı, şimdi bir yaşam biçimi. Bugün bir yerde yemek yerken sadece lezzete bakmıyorum, o sofranın hikâyesine bakıyorum. n Dünyanın farklı yerlerinde yemek yerken aslında aynı anda o toplumun sınıfsal yapısını, tarihini ya da gündelik hayatını da gözlemlediğinizi düşünüyor musunuz? Kesinlikle gözlemlediğimi düşünüyorum. Çünkü kim nerede yemek yiyor, nasıl servis ediliyor, hangi ürünler kullanılıyor… Bunların hepsi o toplumla ilgili çok şey söylüyor. ‘Yemek her zaman görsel bir şeydir’
– Merak ediyorum, bugün gastronomi dünyasında çok güçlü bir estetik ve sunum dili var. Sizce yemek giderek görselleştikçe özü de biraz kayboluyor mu?
Gastronomi dünyasında bugün çok güçlü bir görsellik var. Bu bir yandan değerli çünkü yemek her zaman görsel bir şeydi. Ama bazen estetik, özün önüne geçebiliyor. Benim için önemli olan denge. Görsellik hikâyeyi güçlendirdiğinde anlamlı ama sadece bir yüzey haline geldiğinde eksik kalıyor.
– Sizce Türkiye’nin gastronomi potansiyelini dünyaya anlatırken en büyük hata ne oluyor?
Türkiye’nin gastronomi potansiyelini anlatırken en büyük hata, onu tek bir mutfak gibi sunmak. Oysa Türkiye bir mutfak değil, mutfaklar ülkesi. Kars’ta kurduğunuz bir masa ile Mardin’de kurduğunuz masa arasında bambaşka dünyalar var. Bu çeşitliliği doğru anlatabildiğimizde çok daha güçlü bir hikâye ortaya çıkıyor.
– Türkiye’de yeterince anlatılmadığını düşündüğünüz gastronomik coğrafyalar nereler peki?
Doğu Anadolu, Güneydoğu’nun bazı şehirleri, Karadeniz’in iç kesimleri… Bu bölgelerde sadece yemek değil, o yemeğin hikâyesi de çok güçlü ama henüz dünyaya doğru şekilde aktarılmış değil. Çok fazla şey gördükten sonra insanın “etkilenme eşiği” yükselir derler.
