Kıyafet, sadece kumaş değildir;
bir insanın dünyada bıraktığı izdir…
Pek çok aile bu anı iyi bilir. Annenin hırkası, babanın kravat kutusu, anneannenin çeyizden kalan işlemeli bezi, dantelleri… Bu eşyalar atılamaz verilemez. Ne yapılacağı bilinmez ve çoğu zaman hiçbir şey yapılmaz, dolap ya da sandık öylece kilitli kalır.
Peki ya giysek? Onun kıyafetini biz giysek, ne olurdu?
Kıyafetin İçinde Saklanan İnsan
Kıyafet, insanın en mahrem örtüsüdür. Cildinize değen, omuzlarınızın şeklini alan, yorgunluğunuzu ve sevincinizi birlikte taşır. Bu yüzden sevdiğimiz birinin giysisi, onun bedeninin hafızasını tutar.
Annenizin her gün bağladığı o yazma, öylece katlı duruyorsa dolapta; onu açıp kokladığınızda anne kokusu gelir. Babanızın cumartesi sabahları giydiği o kahverengi hırka hâlâ askıdaysa; ona bakmanız bile bir hafta sonu sabahını geri getirir. Bu sihir değil, bu beynin dokuyla, kokuyla, renkle kurduğu derin bir bağdır.
|
Kıyafet, insanın dünyaya bıraktığı en sessiz izdir. Taşa kazınmaz, kâğıda yazılmaz. |

Sevilen birinin dokusunu tutmak onunla konuşmak gibidir.
Türkiye’de yas döneminin kendi kıyafet dili vardır. Vefattan sonraki ilk dönemde siyah giyilir ya da renklerden kaçınılır. Bu, toplumun kişiye verdiği görünür bir saygı işaretidir. “Yas tutuyorum” demek gerekmez; kıyafet zaten bunu anlatır.
Anadolu’nun pek çok bölgesinde, özellikle kırsal kesimde, vefat eden kişinin kıyafetleri yoksullara dağıtılır. Bu bir hayırdır, bir duadır. “Onun namına, üstünde gez” denir. Kıyafet, böylece hem bir anı hem de bir iyilik taşıyıcısına dönüşür. Giyen kişi çoğu zaman birbirini tanımaz bile; ama aynı kumaş, farklı omuzlarda bir hayır zinciri örüyor olur.
Karadeniz’de yas rengi bazen siyahın yanı sıra koyu lacivert ve mor olabilir; Güneydoğu’da yas yemeklerinde kadınlar başlarını örter, renk tercihinde katı kurallar uygulanır. Ege’de ise yas süresi kültürel anlayışa göre kısalabilir, siyahtan çıkış bir tören haline getirilebilir. Her bölgenin yas kıyafeti üzerindeki dili, o coğrafyanın yas anlayışını yansıtır.
Şehirlerde tablo farklıdır. İstanbul’daki bir dairede annenin dolabını boşaltmak başka bir duygudur; Erzurum’daki bir evde nineni defnetmekten sonra çeyiz sandığını açmak başka. Her birinin kendine has ağırlığı vardır. Ama ortak olan şudur: O kıyafetler, sadece kumaş değildir.
Osmanlı döneminde yas kıyafeti daha kurallıydı. Kadınlar beyaz ya da koyu renk giyer, süs takmazlardı. Saray çevresinde yas süresi hiyerarşiye göre belirlenir; padişahın yakını için uzun süre siyah giyilirdi. Bu katı kurallar yüzyıllar içinde esnedi ama kıyafetin yaşla, acıyla konuştuğu o derin dil hiç bitmedi.
DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA YASIN RENGİ
Yas, evrensel bir insan deneyimidir ama her kültür onu farklı bir renk ve biçimle dile getirir. Batı geleneğinde siyah, yas ve hüznün simgesidir. Viktorya döneminde İngiltere’de yas kıyafetleri bir sosyal kod oluşturuyordu: Kraliçe Victoria, 1861’de eşini kaybedince 40 yıl boyunca siyah giydi ve bu onun yasının sembolü haline geldi. O dönemde dulluk sürecine göre kıyafet rengi belirleniyor, belirli bir süre geçtikten sonra griye, ardından mora geçiliyordu.
Japonya’da yas rengi ağırlıklı olarak siyahtır ancak Shinto cenaze törenlerinde beyaz da kullanılır. Beyaz, saflık ve ölümden sonraki geçişi temsil eder. Güney Asya’nın bazı bölgelerinde, Hindistan ve Kamboçya’da, yas rengi tamamen beyazdır; çünkü beyaz, ruh dünyasında aydınlığı simgeler.
Meksika’da “Ölüler Günü” (Día de los Muertos) kutlamasında renk, yasın tam tersidir: Parlak sarılar, kırmızılar ve çiçek süsleri sevilen kişiyi hatırlamak için kullanılır. Kıyafetler rengarenk olabilir; çünkü bu kültürde ölüm, hüznün değil dönüşümün bir parçasıdır.
İskoçya’da geleneksel klan ekosesi, yasın işareti olarak baş kısmına iliştirilebilir. Afrika’nın pek çok bölgesinde cenaze törenleri, parlak renklerle ve müzikle bir “kutlama”ya dönüşür; çünkü hayat yaşanmış ve bunun için sevinmek gerekir.
Tüm bu farklılıklar bize şunu söyler: kıyafet, kültürel bir dil konuşur ve o dil, kaybın acısını hem gizler hem de açığa çıkarır. Nasıl söylediğimiz değişir; ama söylediğimiz şey hep aynıdır: “Seni sevdim, seni kaybettim, seni taşıyorum.”
GİYMEK: BİR YAS BİÇİMİ Mİ, İYİLEŞME Mİ?
Pek çok insan, vefat sonrası dolabı boşaltırken durur. Bir parçasını kendine ayırır. Belki annenin en sevdiği yazması. Belki babanın pazen gömleği, belki teyzenin bayramlık bluzu. Bu parça, kimi zaman yıllarca bir çekmecede saklı kalır ama kimi zaman giyilir.
Psikologlar, yasın doğrusal bir süreç olmadığını söyler. Elisabeth Kübler-Ross’un 1969’da tanımladığı beş yas evresi — inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul — çoğu zaman birbirinin içine geçer, geri döner, spiraller çizer. Keder sabit bir çizgide ilerlemez ve bu spirallerin içinde, sevilen kişinin eşyalarına dokunmak, onları giymek; “pes etme” değil, aksine o kişiyle bağ kurmanın en somut yollarından biridir.
Bağ kurama teorisi (attachment theory) açısından bakıldığında, vefat eden kişinin nesneleri “geçiş nesneleri” işlevi görür. Çocukların sıkı sardıkları battaniye ya da peluş oyuncak nasıl güvenlik hissi veriyorsa, sevilen birinin kıyafeti de yetişkinlere benzer bir güvence sunar: “O gitmedi; onun bir parçası burada, benimle.”
Nitekim yas danışmanlarının bazıları artık “kıyafet terapisi”ni tavsiye eder. Sevdiğinizin bir kıyafetini giyerek fotoğraf çektirmek, o kıyafetle dışarı çıkmak, belki bir tutam kumaşı yastık kılıfına dikmek… Bunlar, yasın içinden çıkmanın değil, yasın içinde yaşamanın yollarıdır.
Yas zaten unutmak değil, farklı bir şekilde hatırlamayı öğrenmektir, ve kıyafet, bu öğrenmenin en elle tutulur dersidir.
|
Babamı 30 Aralık 2022’de kaybettim. Yılın son günlerinden birinde, bir aralık ayının soğuğunda. O gün dünya aynen devam etti ama benim için bir şey durdu. Bu şapka onun, onu her gördüğümde, taktığımda o sesi, o yürüyüşü, o bakışı hatırlıyorum. Şapkası hâlâ babam kokuyor, sanki bir gün döner ve başına geçirir gibi. Bu makaleyi yazarken aklımdan hiç çıkmadı belki de bu yüzden yazdım: Elimde kalan her şeyin ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak için. Bazen tutunmak, sadece bir şapkaya dokunmak demektir. |
Psikologlar, yasın doğrusal bir süreç olmadığını söyler. Kederle birlikte gülümseme de yaşanabilir. Sevilen birinin eşyalarına dokunmak, onları giymek; “pes etme” değil, aksine o kişiyle bağ kurmanın en somut yollarından biridir. Yas zaten unutmak değil; farklı bir şekilde hatırlamayı ögrenmektir.
MODA MI, ANMA MI? İKİSİ DE….
Türkiye’de moda son on yılda büyük bir dönüşüm yaşadı. Genç kuşak hem Batı trendlerini hem de geleneksel motifleri, yerel dokuları yeniden keşfediyor. Anneannenin tezgâhta dokuduğu kilim deseni, dantelleri, iğne oyları bugün bir tasarımcının koleksiyonunda boy gösterebilir. Elde işlenmiş bir yazmayı modern bir kıyafete eklemek artık “eski kafalılık” değil, bir kimlik beyanı.
Bu dönüşüm içinde, vefat eden sevdiklerimizin kıyafetlerini yeniden yorumlamak da mümkün. Annenizin çiçekli elbisesinin kumaşından bir fular dikmek, babanızın paltosuyla bir tasarımcının elinde yeni bir parça ortaya çıkarmak… Bu hem kişisel bir yas ritüeli hem de moda ile kültürün buluştuğu nadir anlardandır.

Upcycling: Yasın Yeni Dili
“Upcycling” — Türkçeye “değer katarak dönüştürme” olarak çevrilebilir — moda dünyasının sürdürülebilirlik devrimi içinde önemli bir yer edinmiş durumda. Eskiyen ya da kullanılmayan kıyafetleri atmak yerine, onları yeni ve daha değerli parçalara dönüştürmek, hem ekolojik hem de kültürel bir eylem.
Ama sevdiklerimizin kıyafetleri söz konusu olduğunda, upcycling salt bir tasarım kararı değildir. Bu, bir anma ritüelidir. Annenizin elbisesinden dikilen bir çanta, her taşındığında onu yanınızda taşır. Babanızın paltosunun yaka kısmından yapılan bir kitap ayracı, her sayfa açışınızda onunla buluşturur sizi. Bu nesneler artık “eski kıyafet” değil, kişisel bir müzenin en kıymetli eserleridir.
Dünyada bu konuyu bir sanat biçimine dönüştüren isimler var. İngiliz tasarımcı Orsola de Castro, “Fashion Revolution” hareketinin öncülerinden biri olarak yas sonrası kıyafet dönüşümünü hem etik hem estetik bir pratik olarak savundu. Bazı tekstil sanatçıları ise vefat eden kişinin giysileriyle doğrudan çalışıyor; kumaşları parçalıyor, yeniden dokuyuyor, bazen de yalnızca çerçeve içine alarak duygusal bir obje sanatına dönüştürüyor.
Türkiye’de de bu anlayış yavaş yavaş filizleniyor. İstanbul’daki bazı atölyeler artık “miras kıyafeti dönüşümü” hizmeti sunuyor; annenizin yazmasını modern bir ceket yakalığına eklemek, ninenizdeki danteli bugünkü bir gelinliğe işlemek gibi. Fiyatlar değil, hikâyeler öne çıkıyor bu atölyelerde.
Sürdürülebilirlik açısından da bu yaklaşım önemli: tekstil endüstrisi, dünyanın en kirletici sektörlerinden biri. Bir kıyafeti çöpe atmak yerine dönüştürmek, hem gezegenimize hem de belleğimize bir armağandır.

Bunu Nasıl Yapabilirsiniz?
Bu yolda ilerlemek için modacı olmanıza, ustaca dikebilmenize ya da sanat tarihi bilgisine sahip olmanıza gerek yok. Tek gerekeniz, o dolabı açmak ve “belki bugün” diyebilmek.
Küçük Adımlar:
- Yerel bir terzi ile konuşun. Sevdiğinizin bir kıyafetini başka bir parçaya dönüştürmesi için usta bir terziye götürün. Anlatın, hikâyesini paylaşın.
- Küçük bir parçayı saklayın. Kıyafetin tamamını vermeniz gerekmez. Bir şeridi, bir yamasını, bir düğmesini çerçevelemek bile anlamlı bir hatıra olur. Bazı aileler sevdiklerinin kıyafetlerinden küçük kesik parçaları tablo haline getiriyor.
- Giyin, çekinmeyin. Birisi “bu ne güzel” dese ve siz “annemin” diyebilseniz, bu cümle hem yasın hem de sevginin taşındığı andır. O an için hazırsanız, o kıyafeti giymek en güçlü anma ritüellerinden biridir.
- Fotoğraf çektirin. O kıyafeti giyerek bir fotoğraf çektirin, sadece kendiniz için bile olsa. Yıllar sonra, o fotoğraf başka bir anlam kazanabilir. Annesiyle aynı yazmayı bağlamış bir kız çocuğunun fotoğrafı, kuşakların birbirine geçtiğinin kanıtıdır.
- Bir atölyeye gidin. “Miras kıyafeti dönüşümü” hizmeti sunan atölyeler giderek çoğalıyor. Bir grup deneyimi de olabilir: başkalarının hikâyelerini dinlemek, kendi hikâyenizi anlatmak. Yasın en güçlü ilacı paylaşmaktır.
- Aceleden kaçının. Dolabı hemen boşaltmak zorunda değilsiniz. Türk kültüründe “sabrın sonu selamettir” der büyükler. Yas için de bu geçerlidir. O kıyafetler sizi bekler; siz hazır olduğunuzda, onlar orada olacaktır.
Son: Kumaşa Dönüşen Sevgi
Yas tutmak, kaybettiğimizi kabullenmek demektir ama aynı zamanda onu başka bir biçimde yanımızda taşımayı öğrenmek de demektir. Kıyafet, bu öğrenmenin en elle tutulur, en gözle görülür halidir.
Annenizin hırkasını giymek, onun bir parçasını dünyada tutmaktır. Babanızın gömleğini dolaba asmak değil, kendi omuzlarınıza geçirmek “ben buradayım, sen de burada” demektir.
Bunun için modacı olmak gerekmez. Stilist olmak gerekmez. Sadece o dolap kapısını açmak ve “belki bugün” demek yeter.
|
Bazı insanlar gidince kıyafetlerini bırakır. Bazı kıyafetler ise insanı bırakmaz. Onları hissedebilmek için bazen tek yapmanız gereken, belki de giymektir! |
Zeynep Küçük Moreau’nun diğer yazıları:

