
Beslenme yıllarca basit bir denklem gibi anlatıldı: Protein kasları destekler, karbonhidrat enerji verir, yağ depolanır, vitaminler de vücudun işleyişinde rol oynar. Bu yaklaşım yanlış değil ancak eksik olabilir.
Bilim insanlarına göre gıdalar yalnızca kalori ve temel besin öğelerinden ibaret değil. Tabağımızdaki her yiyecek, vücudumuzla etkileşime giren binlerce farklı kimyasal bileşik taşıyor.
Bugüne kadar beslenme bilimi çoğunlukla yaklaşık 150 bilinen besin bileşenine odaklandı. Ancak uzmanlar, gerçek sayının 26 binden fazla olabileceğini belirtiyor. Üstelik bu bileşiklerin çoğu hâlâ tam olarak haritalanmış değil.

2003 yılında insan genomu çözüldüğünde, birçok bilim insanı bunun hastalıkların sırlarını büyük ölçüde ortaya çıkaracağını düşünüyordu. Ancak zamanla genlerin hastalık riskinin yalnızca küçük bir kısmını açıklayabildiği anlaşıldı.
Uzmanlara göre hastalık riskinin yaklaşık yüzde 10’u genetikle açıklanabilirken, geri kalan büyük bölüm çevresel faktörlerle ilişkili. Bu çevresel faktörlerin en önemlilerinden biri de beslenme.
Yani sağlığımızı belirleyen şey yalnızca hangi genlerle doğduğumuz değil. Ne yediğimiz, bu yiyeceklerin vücutta nasıl işlendiği ve bağırsaklarımızdaki mikroorganizmalarla nasıl etkileştiği de büyük önem taşıyor.
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin

Dünya genelinde kötü beslenme, 25 yaş ve üzerindeki yetişkin ölümlerinin yaklaşık beşte biriyle ilişkilendiriliyor. Avrupa’da ise kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümlerin neredeyse yarısında beslenme önemli bir risk faktörü olarak görülüyor.
Buna rağmen onlarca yıldır yapılan “daha az yağ, daha az tuz, daha az şeker” uyarıları, obezite ve beslenmeye bağlı hastalıkların artışını durdurmaya yetmedi.
Bu tablo, bilim insanlarına göre beslenme anlayışımızda hâlâ eksik bir parça olduğunu gösteriyor. Sorun yalnızca fazla kalori almak ya da tek bir besin grubunu fazla tüketmek olmayabilir. Yiyeceklerin içindeki görünmeyen kimyasal dünyanın da anlaşılması gerekiyor.

Astronomide karanlık madde, doğrudan görülemeyen ancak etkisi kütleçekim yoluyla fark edilen gizemli maddeyi tanımlamak için kullanılıyor. Evrenin önemli bir bölümünü oluşturduğu düşünülüyor ama ışık yaymadığı için doğrudan gözlemlenemiyor.
Beslenme biliminde de buna benzer bir benzetme yapılıyor. Her gün yediğimiz gıdalarda çok sayıda görünmeyen ve yeterince incelenmemiş bileşik var. Bunların bazıları sağlığı destekleyebilir, bazıları ise hastalık riskini artırabilir.
Bu nedenle bazı uzmanlar, gıdalardaki bu bilinmeyen kimyasal evreni “beslenmenin karanlık maddesi” olarak adlandırıyor.

Bir elma, bir avuç kuruyemiş ya da bir tabak sebze yalnızca lif, vitamin ve mineral içermez. Bunların içinde vücudun farklı sistemleriyle etkileşime girebilecek yüzlerce, hatta binlerce doğal bileşik bulunabilir.
Sorun şu ki bu bileşiklerin büyük bölümünün ne yaptığı hâlâ bilinmiyor. Bazıları hücreleri koruyabilir, bazıları iltihabı azaltabilir, bazıları bağırsak bakterileri tarafından tamamen farklı moleküllere dönüştürülebilir.
Bu nedenle aynı yiyecek, farklı insanlarda farklı etkiler gösterebilir. Kişinin bağırsak mikrobiyotası, genetik yapısı, yaşı, hastalık geçmişi ve yaşam tarzı bu etkiyi değiştirebilir.

Bilim dünyasında bu bilinmeyen alanı çözmeye çalışan yeni yaklaşım “foodomics” olarak adlandırılıyor. Bu alan; genlerin, proteinlerin, metabolizmanın, bağırsak bakterilerinin ve beslenmenin birbiriyle nasıl etkileştiğini incelemeyi amaçlıyor.
Foodomics, yiyecekleri yalnızca kalori hesabıyla değerlendirmiyor. Bir gıdanın içindeki bileşiklerin hangi genleri etkilediğini, hangi proteinlerle etkileştiğini, bağırsak bakterileri tarafından nasıl dönüştürüldüğünü ve hastalık süreçlerinde nasıl rol oynadığını anlamaya çalışıyor.
Bu yaklaşım, gelecekte kişiye özel beslenme önerilerinin daha bilimsel temellere oturmasını sağlayabilir.

Akdeniz diyeti uzun süredir kalp sağlığı açısından en çok öne çıkan beslenme modellerinden biri. Sebze, meyve, tam tahıl, baklagil, kuruyemiş, zeytinyağı ve balık bu beslenme düzeninin temelini oluşturuyor. Kırmızı et ve tatlı tüketimi ise sınırlı tutuluyor.
Ancak bilim insanlarının asıl merak ettiği soru şu: Bu diyet neden işe yarıyor?
Yanıtlardan biri, bağırsak bakterileriyle ilişkili olabilir. Kırmızı et ve yumurtadaki bazı bileşikler bağırsak bakterileri tarafından işlendiğinde TMAO adı verilen bir molekül ortaya çıkabiliyor. Yüksek TMAO seviyeleri kalp hastalığı riskiyle ilişkilendiriliyor.
Bazı gıdalardaki doğal bileşiklerin ise bu üretimi baskılayabileceği düşünülüyor. Örneğin sarımsakta bulunan bazı maddelerin TMAO oluşumunu engelleyebildiği belirtiliyor.

Bağırsaklarımızdaki bakteriler, yediğimiz besinleri yalnızca sindirmeye yardımcı olmuyor. Aynı zamanda bu besinleri yeni kimyasal bileşiklere dönüştürüyor.
Örneğin bazı meyve ve kuruyemişlerde bulunan ellagik asit, bağırsak bakterileri tarafından urolitin adı verilen bileşiklere çevrilebiliyor. Bu bileşiklerin, hücrelerin enerji üretim merkezleri olan mitokondrilerin sağlığıyla ilişkili olduğu düşünülüyor.
Bu da beslenmenin neden kişiden kişiye değişebildiğini açıklayan önemli noktalardan biri. Aynı gıdayı tüketen iki kişide, bağırsak bakterileri farklı olduğu için ortaya çıkan biyolojik etki de farklı olabilir.

Beslenmenin etkisi yalnızca kan şekeri, kilo ya da kolesterol seviyesiyle sınırlı değil. Bilim insanları, yediklerimizin genlerin çalışma biçimini de etkileyebileceğini belirtiyor.
Bu durum epigenetik olarak biliniyor. Epigenetik değişiklikler, DNA’nın kendisini değiştirmez ancak genlerin aktif olup olmadığını etkileyebilir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da yaşanan kıtlık döneminden geliyor. Hamilelik sırasında ağır gıda yetersizliği yaşayan annelerin çocuklarında, ileriki yaşlarda kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve şizofreni riskinin daha yüksek olduğu görüldü. Yıllar sonra yapılan incelemeler, bu kişilerin gen aktivitelerinde beslenmeyle bağlantılı değişiklikler olduğunu ortaya koydu.

Bilim insanları şimdi gıdalardaki bu gizli kimyasal evreni haritalamaya çalışıyor. Bu amaçla yürütülen projelerde, yiyeceklerde bulunan moleküller tek tek kataloglanıyor.
Şimdiye kadar 130 binden fazla molekül listelenmiş durumda. Bu moleküllerin insan proteinleri, bağırsak bakterileri ve hastalık süreçleriyle nasıl bağlantılı olduğu araştırılıyor.
Amaç, beslenmenin vücutla nasıl etkileştiğini gösteren geniş bir atlas oluşturmak. Böylece hangi moleküllerin sağlığı koruduğu, hangilerinin hastalık riskini artırabileceği daha net anlaşılabilir.

Beslenme biliminin uzun süredir yanıt aradığı sorulardan biri de bu: Neden bazı kişiler belirli bir diyetten büyük fayda görürken, bazıları aynı sonucu alamıyor?
Yanıt, gıdaların içindeki bilinmeyen bileşiklerde ve kişinin biyolojik yapısında saklı olabilir. Bağırsak bakterileri, genetik farklılıklar, metabolizma, kullanılan ilaçlar, yaş, uyku düzeni ve stres seviyesi aynı yiyeceğin etkisini değiştirebilir.
Bu nedenle gelecekte beslenme önerileri daha kişiselleştirilmiş hale gelebilir. Sadece “az yağ ye” ya da “daha çok sebze tüket” gibi genel öneriler yerine, kişinin biyolojik özelliklerine göre daha hedefli beslenme planları hazırlanabilir.

Bilim insanlarına göre gıdalardaki bilinmeyen moleküllerin çözülmesi, yalnızca sağlıklı beslenme tavsiyelerini değiştirmekle kalmayabilir. Yeni ilaçların, yeni fonksiyonel gıdaların ve hastalıklara karşı daha etkili koruyucu stratejilerin geliştirilmesini de sağlayabilir.
Bugün tabağımızdaki yiyecekleri hâlâ büyük ölçüde kalori, protein, yağ, karbonhidrat ve vitamin üzerinden değerlendiriyoruz. Ancak bilim ilerledikçe, gıdaların çok daha geniş bir kimyasal dünya taşıdığı anlaşılıyor.
Tıpkı evrendeki karanlık maddeyi anlamaya çalışmak gibi, beslenmedeki karanlık maddeyi çözmek de sağlığa bakışımızı değiştirebilir. Belki de geleceğin en önemli sağlık sorularından biri artık şu olacak: Ne kadar yediğimiz kadar, yediğimiz şeyin içinde bilmediğimiz neler var?