T24 Haber Merkezi
Beth Hunter, babasına Alzheimer teşhisi konulduğunda, yıllar sonra tekrar dinleyebilmek için aralarında geçen bir konuşmayı kaydetmesine izin verip vermeyeceğini sordu.
Babası reddetti.
Hunter’ın dediğine göre, babası ilişkileri hakkında derin, içten konuşmalar yapacak türden biri değildi.
Teşhisiyle yüzleşmedi veya ölüm hakkında konuşmadı. Bunun yerine, savaş öykülerini yazmaya öncelik verdi. Önce elle yazdı daha sonra da birine yazdırdı.
Miras bırakmak, sınırlı zamanın baskısını hisseden yaşlı yetişkinler için daha acil görünse de bazı akademisyenler, miras bırakma dürtüsünün yaşamın daha erken dönemlerinde başlayabileceğini ve belki de başlaması gerektiğini savunuyor.
Giderek artan sayıda araştırmaya göre gelecek nesillere bir şeyler aktarma konusundaki doğuştan gelen ilgimizi daha iyi anlamak, ruh sağlığını iyileştirmenin yeni yöntemlerini ortaya çıkarabilir.
ABD’nin Ohio eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi’nden doçent ve kanser atlatanlar konusunda uzmanlaşan Hunter, “İnsanların büyük çoğunluğu bunu düşünmüyor” diyor.
Ancak miras dürtüsü farklı şekillerde görülebiliyor ve hatta bilinçsiz bir eylem bile olabiliyor. Hunter, “Herkes, bilse de bilmese de bir miras bırakır” diye ekliyor.
Bu sadece servet veya mülk vasiyeti ya da müzik veya yazı gibi sonsuza dek sürecek sanat eserleri anlamına da gelmiyor.
Bazı araştırmacılar mirası birbiriyle örtüşen üç ana kategoriye ayırıyor;
- Bedenlerimiz ve genetiğimiz aracılığıyla bıraktığımız biyolojik miras
- Servetimiz ve sahip olduklarımızla bırakılan maddi miras
- İnanç, kültür gibi değerlerimizin mirası
Biyolojik miras
Biyolojik mirasın en belirgin biçimi, biyolojik çocuk sahibi olmak yoluyla genetiği aktarmak. Ancak genler aracılığıyla aktarılan genetik bir soy ağacı ile mirasımız, yani öldükten sonra bıraktığımız kalıcı etki iki ayrı şey olabilir.
Biyolojik bir miras bırakmak, içinde yaşadığımız kabukları, yani bedenlerimizi de geride bırakmak da olabilir.
ABD’de yaklaşık 170 milyon kayıtlı organ bağışçısı var. Fakat her 1000 kişiden sadece üçü başarılı bir organ bağışına olanak tanıyan koşullarda ölüyor.
Bazı insanlar tüm bedenlerini bilime bağışlamak istiyor. Bu da bedenlerinin tıp öğrencilerini eğitmek veya yeni klinik prosedürlerin geliştirilmesi gibi araştırmalar için kullanılacağı anlamına geliyor. 2021’de ABD’de 26 binden fazla beden bağışı yapıldı.
Belçika’da bedenlerini bağışlamak üzere kayıtlı 100’den fazla kişiyle yapılan yakın tarihli bir çalışmada, bilime katkıda bulunma arzusu %57 ile en önemli motivasyon kaynağı olarak görülüyor.
Diğer motivasyon kaynakları arasında tıbbi bakıma duyulan minnettarlık yer alırken, ilginç bir şekilde %16’sı motivasyonlarının ölümlerine anlam kazandırmak olduğunu belirtiyordu.
İnsanlar muhtemelen binlerce yıldır miras bırakmayı düşünmüş olsa da, bilim insanları bu kavramı yaklaşık 75 yıldır araştırıyor.
Bu durum, genetik hastalıkları veya sağlık sorunları olanlar için de geçerli.
Ünlü aktivist Susan Potter, kanser, diyabet ve artrit gibi çeşitli hastalıklar ve kronik sağlık sorunlarından muzdarip olmasına rağmen, gençlerin daha iyi doktor olmalarına yardımcı olmak için ABD, Colorado’daki Görünür İnsan Projesi’ne bedenini bağışladı.
Potter vakası ilginç, çünkü bedeninin -9,4°C’de (15°F) dondurulmasına ve ardından 27 bin dilime ayrılmasına izin verdi. Her dilim fotoğraflandı, katmanlandı ve “sanal kadavra” haline getirildi. Öğrencilerin bir bedeni sanal olarak incelemelerine olanak tanıyan üç boyutlu bir görsele dönüştü.
Hunter’ın kadın kanser hastaları üzerine yaptığı çalışmalarından birinde, katılımcılar miraslarının aile üyelerinin olumlu sağlık davranışları benimsemesine ve kanser taraması yaptırmalarına yarayacağını umuyorlardı.
Hunter “Bir tür iz bırakmanın” kanser teşhisi aldıktan sonra muhtemel ölümle karşı karşıya kalan kadınlar için önemli olduğunu söylüyor.
Hunter, mirasın öneminin klinik araştırmalar üzerinde de daha geniş bir etkiye sahip olabileceğini, daha fazla hastanın klinik çalışmalara katılmasını sağlayabileceğini vurguluyor.
Miras bırakmak üzerine düşünmek, yakında ölümle karşı karşıya olanlara teselli sağlayabiliyor.
Bazı hastaneler ve bakımevleri yaşamın herhangi bir noktasında ölüm öncesi son aşama bakım altında olanlara, hayatlarını kendileri ve aileleri için en anlamlı şekilde sonlandırmalarına yardımcı olmak için “miras bırakma etkinlikleri” düzenliyor.
Bu, bir günlük veya hatıra defteri, sevilen birine yazılmış bir kart, bir sanat projesi veya insanların düşüncelerini, değerlerini ve tavsiyelerini yazıp iletmelerine olanak tanıyan yasal bağlayıcılık taşımayan bir belge olan “etik vasiyetname” olabilir.
Yaşamlarının son dönemindeki yetişkinler ve çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, bu tür miras bırakma etkinliklerinin depresyon ve kaygıyı azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor. Ayrıca, bireyin hayatının son aylarındaki yas sürecine de yardımcı olabiliyor.
Değerler mirası
Hayırseverlik, miras bırakmak veya değerli eşyaları devretmek, maddi bir miras bırakmanın yolları.
Fotoğraflar ve günlükler gibi aile yadigarları da değerli aile tarihini aktarmanın bir yolu olarak benzer şekilde değer görebiliyor. Örneğin, bir binayı kendi adına bağışlamak da topluma bir iz bırakıyor.
Ancak araştırmalar, insanların miras olarak en çok aktarmak istedikleri şeyin değerler ve inançlar olduğunu gösteriyor. Örneğin, nezaket ve başkalarına yardım etmenin önemi gibi.
Farklı yaş ve sağlık durumlarındaki 38 kadının hikayelerini inceleyen bir çalışma, katılımcıların deneyimlerini ve değerlerini aktarmayı çok istediklerini ortaya koydu.
Genelde, bunu davranışları, dinleri veya maneviyatları aracılığıyla ahlaki bir emsal oluşturmak, hikayelerini, aile tarihlerini veya hayatlarındaki önemli dönüm noktalarını yazmak veya ses kaydı almak, belki de bir otobiyografi şeklinde, açık eylemlerle yapmaya çalışıyorlar.
Değerlerden oluşan bir miras bırakmanın sayısız faydası olduğu görülüyor.
ABD’li bir grup araştırmacı, değerler mirası belgesi oluşturmuş 65 yaş ve üzeri bir grup yetişkinle görüşme yaptığında, katılımcıların huzur bulabildiklerini, geçmişi kabullenebildiklerini, kendileri için en önemli olan şeyleri ifade edebildiklerini ve bunun yaşamaya teşvik ettiğini buldu.
Birkaç katılımcı, değerler mirası bırakmayı “somut bir hediye” olarak tanımlarken, bir katılımcı bu sürecin “size, atlattığınız şeyleri, karşılaştığınız engelleri, bunlarla nasıl başa çıktığınızı ve bunlarla başa çıkmanıza yardımcı olan felsefeleri hatırlattığını” söyledi.
Ölüm korkusuyla başa çıkmak
İnsanlar muhtemelen binlerce yıldır miras bırakmayı düşünmüş olsa da, bilim insanları bu kavramı yaklaşık 75 yıldır araştırıyor.
1950’de Alman psikanalist Erik Erikson, üretkenlik terimini ortaya atarak, bir kişinin özellikle gelecek nesillere fayda sağlamak açısından başkalarının iyiliğine ne kadar ilgi duyduğunu tanımladı.
Üretkenliği, psikososyal gelişimin sekiz aşamasından yedincisi olarak ele aldı ve bunun orta yaşlı insanlar için önemli bir görev olduğunu belirtti.
Erikson, bir kişinin üretkenliğe ulaşamaması halinde, bunun daha sonraki yaşamının gidişatını etkileyebileceğini ve hatta sağlığını kötüleştirebileceğini savundu.
Diğer bilim insanları bu teoriyi genişletti ve kanıtlar sundu, ancak bazıları da üretkenliğe ulaşmanın sadece orta yaşlı yetişkinler için bir zorluk olmadığını, yaşam boyu devam eden bir süreç olarak ele alınması gerektiğini vurguladı.
Elbette, insanları miras bırakmaya iten başka bir motivasyon daha var. Ölüm korkusu.
Kuzey Carolina’daki Duke Üniversitesi Fuqua İşletme Fakültesi’nden yönetim ve organizasyon profesörü Kimberly Wade-Benzoni “İnsanlar, sonunda hepimiz öleceksek hayatın ne anlamı var diye merak ediyor” diyor.
“Ölüm, miras motivasyonunun psikolojisinin tam kalbinde yer alıyor. Ölümü hatırladığımızda, ölmek istemediğimizi, yaşamak istediğimizi hatırlıyoruz.”
Ayrıca miras üzerine düşünmenin, insanların “ölüm kaygısı” halinden “ölüm üzerine düşünme” haline geçmelerine yardımcı olabileceğini savunuyor.
Miras bırakma aynı zamanda sevilme ihtiyacımızın “yapay bir uzantısı” da olabilir.
Diğer kuramcılar, bu tür korkularla birlikte, kişinin hayatının anlamlı bir hikaye olduğu hissine kapılma arzusunun da geldiğini belirtiyor.
Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Jesse Bering, “Miras bırakma dürtüsü, tutarlı hikaye anlatımına duyduğumuz ihtiyacın bir parçası olarak görülebilir” diyor.
“Kendimizi bir kahramanın yolculuğundaki baş karakter olarak görüyoruz ve hikayenin dersi veya ahlaki mesajı, tabiri caizse son çıkarım, ‘izleyiciye’, yani gelecek nesle aktarılıyor.”
Bering, miras bırakmaya ilgimizin, insanların başkalarının görüşlerine derinden önem vermeye programlı olduğunu gösterdiğini söylüyor.
“Ölümde bile bu kaygıdan kaçamayız” diye devam ediyor.
İnsanların yaşamları boyunca başkalarıyla bağlantıya ihtiyaç duydukları iyi biliniyor. Sağlığımızı iyileştiriyor ve mutluluğun önemli bir kaynağı.
Bu nedenle, miras bırakma aynı zamanda sevilme ihtiyacımızın “yapay bir uzantısı” da olabilir.
Mirasınızı kaleme alın
Giderek artan sayıdaki araştırmalara rağmen, öldükten sonra olumlu bir şekilde hatırlanmak istememizin nedeni hala bir muamma.
Bering, tüm yaşamımız boyunca ölümden sonra nasıl algılanacağımız konusunda takıntılı olmanın, “şimdi ve burada olanın zevkini elimizden alabileceğini” savunuyor.
“Nasıl hatırlanacağımız korkusuyla belirli ahlaki duruşlar sergilemekten çekinirsek, önemli kararları tekrar tekrar sorgulamamıza da neden olabilir” diyor.
Wade-Benzoni, “Doğru, mirasınızı kontrol edemezsiniz” diye konuşuyor ve devam ediyor:
“Mirasınızı kontrol eden ve yorumlayanlar miras alanlar.”
Ancak bu, miras hakkında düşünmenin bir kişinin yaşamı boyunca kendisi ve çevresindekiler için yaratabileceği faydalı etkileri ortadan kaldırmıyor.
Aslında Wade-Benzoni ve meslektaşları, geride bırakmak istediğimiz mirası mümkün olduğunca erken düşünmeye başlamamız ve hatta “miras hedeflerimizi” yaşamımız boyunca yazmamız gerektiğini söylüyorlar.
Wade-Benzoni, “İnsanların miraslarını düşündüklerinde gelecek nesiller için faydalı davranışlarda bulunma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu sistematik olarak görüyoruz” diyor.
Yaşam boyunca bir miras inşa etmeyi düşünmek, insanların geride bırakmak istedikleri mirasla uyumlu kararlar almalarını sağlıyor.
Bu da, hayır kurumlarına veya tıbbi araştırmalara daha fazla servet bağışlamak gibi sosyal fayda sağlayan eylemleri teşvik ediyor.
Wade-Benzoni, girişimcilerin ise kârın ötesinde düşünerek topluma olumlu katkıda bulunan işletmeler kurmayı düşünebileceklerini söylüyor.
Bu araştırmacılar, faydanın iki yönlü olduğunu vurguluyor. İnsanlara hayattayken motivasyon ve anlam duygusu sunarken, öldüklerinde de “sembolik ölümsüzlük” sağlıyor. Fiziksel anlamda orada olmasak bile kendimizi geleceğe uzatıyoruz.
(Editör: Tutku Elif)
